Verinizi kendiniz yönetin

Bilgisayarımızın veya iş icabı değerli verilerin  sıkça yedeğini alan insanlarız. Peki bu yedekleri nasıl alıyoruz; önemli verileri nasıl saklıyoruz? Peki ya mekândan ve platformdan  bağımsızlık hakkında neler biliyoruz? Verinizi yönetmek sizin elinizde.

Verinin verimliliği

Hayatımızın önemli bir kısmını oluştuıran sayısal veri, hem değişikliklerden hem de felaketlerden sonra sayısal hayatımızın nasıl ve ne kalitede devam edeceğini belirleyen en önemli unsurlardan birisidir. Birçok kişinin bilerek veya bilmeyerek yaptığı bilgisayara format atıp tekrar kurma işlemi kadar kişisel verileri ve ajandaları bir mobil cihazdan diğerine aktarabilmek veya tek bir noktadan erişilebilir hale getirmek önemli bir gereksinim. Elbette veriyi verimli ve istediğiniz ölçüde ulaşılabilir durumda barındırabilmek önemli bir mesele. Bu işi nasıl başaracağınızı öncelikle elinizde olabilecekleri inceleyerek başlayalım.

Yedekleme sistemlerini abartmaya gerek yok. Bu tür minik bir disk bile işinizi görür.

Bilgisayardaki veriler

Hepimizin bilgisayarında fotoğraflar, video dosyaları, üzerinde çalışlan belgeler ve örneğin oynanan oyunların yedekleri olması kuvvetle muhtemeldir. Elbette bazı oyunlaırn yedeğini tamamen almanız mümkün değilse bu miktar çok düşük kalabilir; fakat örneğin World of Warcraft oyuncuların internetten tekrar 18 GB veri indirmek zorunda kalmamak için oyunun tamamını yedeklemek isteyebilirler.

Yedeklenecek verinin niteliği ve kayıp anındaki maddi ve manevi maliyetine göre özel yedekleme izlemleri oluşturulabilir. Örnek bir senaryo üretelim mi?

Windows içindeki yedekleme sistemi de bir yazılım olarak işinizi görebilir.

Şimdi elbette birçok kişi internetten indirdiği yasal veya yasa dışı verileri de yedeklemek isteyecektir; ama bunu daha farklı bir konuda anlatmak lazım; zira şimdilik öncelikli derdimiz kişisel ve çoklu ortam haricindeki, kaybedildiğinde yine üretilmesi gereken verileri  yedeklemek olacak.

Neler var neler!

Nelerin yedeklenebilecek nelerin ise es geçilebilecek olduğu sadece sizin ne kadar vaktiniz ve depolama alanınız olduğuna başlı bir şey. Yeterince vaktiniz ve yeterli büyüklükte, sadece bu işe ayırabileceğiniz bir depolama biriminiz varsa alırsınız kocaman yedeği , işiniz görülür. Fakat,  sadece elzem (ki bu tanımı yapabilmek tamamen size bağlı) dosyaları yedekleyebilmek, bunu artıksız olarak yapabilmek, hatta dahga ileri sistemlerle depolama alanının veirlmliliğini artırabilmek önemli karar ve izlemlerle mümkün olabilir.

Kendimden yola çıkacak olursam, 1,5 GB’lık genel belgeler, bir o kadar resim dosyası (bunların içinde çektiğim dijital fotoğraflar yok), Mozilla Firefox ve benzeri yazılımların yapılandırma dosyaları ile masa üzerinde duran ve bu yazı gibi üzerinde çalıştığım şeyleri üst üste koyduğumda en fazla 4 GB ediyor. Dolayısıyla en fazla son iki yedeği saklasam 10 GB etmeyen bir veri yığını var.

Elimdeki veri miktarını düşününce son on yedeği saklasam bile sadece 100 GB büyüklüğünde bir veri yığını saklıyor olacağım. Gelişmiş yedekleme ve tekilleştirme (deduplication) sistmeleri kullanmadan da çok fazla veri sirafı yapmadan yeterli bir yedekleme sistemi kurmuş olabiliyorum. Tabii bütün işi elle yapmayı seviyorsanız bu yolda gidebilirsiniz. Öteki türlü bu işi yapan birçok yazılım mevcut. Hatta, bunu Windows 7 bile kendi kendine yapabiliyor.

Sonraki yazıda bireysel yedekleme için kullanılabilecek kayıt ortamlarından bahsetmek ve çözüm önerme görevini yerine getireceğim.

TTNet ADSL hattında bir garip açık

Uzun süredir haber niteliğinde bir şeyler yazmamış ve üzerine de Teknoloki.com’da haber içerikli şeyler yayınlamamak konusunda kararlılık göstermiş olsam da bu gelişmeyi daha iyi biçimde paylaşabileceğim bir başka platform yok. Bu sebeple “bunun burada ne işi var, biz makale istiyoruz” diyenlerden özür dilerim; güzel makalelerin yolda olduğunu belirtmek isterim.

İlginç bir durum

Bugün iş yerinde Alper Güçlü ile keşfettiğimiz bir arıza TTNet üzerinden ADSL kullananları ilgilendiriyor. Olağan şartlarda eğer birisi sizin fiziksel ADSL hattınıza modem bağlarsa modem üzerinden çalışan protokol, kullanıcı adı ve şifre girilmediği sürece sizin hattınız üzerinden veri akışını engelliyor ve bunu basit bir DMZ tarzı yönlendirme ve hatalı şifre uyarı sayfasıyla yapıyor.

Bu sabah Beyoğlu’nda yaşanan elektrik kesintisi (6-9 saat giden ve Germen’in bize 6 ay önce yeni sunucular için özenle dizdiği KGK sistemleri bile tükenmişti, gece 3 gibi kesilmiş olmalı) sebebiyle güvenlik duvarında ayar yaparken yanlış girilen şifre sebebiyle herhangi bir noktaya erişememeye başlamıştık. Herhangi bir siteyi açmaya çalışırken bizi hatalı şifre sebebiyle TTNet’in sayfasına yönlendiren sistem çalışıyordu fakat ilginç şekilde HTTPS taleplerinde herhangi bir şifre koruması yoktu.

Sözün özü

Özetle, eğer birisi hattınıza kanca atarsa en basitinden bankacılık işlemlerini görebiliyor veya Gmail gibi HTTPS kullanan hizmetlere kolaylıkla erişebiliyor. Daha kötüsü kendisi için aldığı HTTPS vekil sunucuyu kullandığı taktirde hattınızdan her türlü işlemi yapabiliyor. İsterseniz siz de deneyin; belki farklı santrallerde sistem farklı çalışıyordur.

2010 yılından beklentiler

Yeni yıl geldi ve tarihlerin yıl hanesinde birkaç gündür 2010 yazıyor. Her ne kadar zaman feci biçimde bağıl bir kavram da olsa değişimler için dayana noktası almak için daha farklı çözümler bulmak her zaman mümkün değil. Neyse, kendi konumuza dönelim ve 2010 yılından beklentilerimi sıralamaya başlayayım.

2010 için yayınladığım yeni yıl kartı.

Alışılageldik biçimde 2010 yılından on beklenti gibi bir yaklaşımım yok. Aklıma gelenleri estiği gibi yazıyorum. O sebeple gün olur yeni beklentiler oluşur, oturup bu yazıyı güncellerim veya yeni bir beklenti listesi oluştururum.

İnternet rekabete açılsın

Bu çok zor biliyorum. Durduk yere saçma salak rakamlar özelleştirildiğini düşündüğüm Türk Telekom (PTT’nin t’si) ve bir kısmının sahiplerinin rant derdi internetin ucuzlaması ve özgürleşebilmesinin önünde önemli bir engel. Hâlen çıplak ADSL tabir edilen, telefon bedeli veya aboneliği almadan ADSL teknolojisinin memlekette görülememiş olması elbette Telekom’un çıkarı haricinde kimseye hizmet etmiyor. Eh bu kadar kerizi bir arada bulan hakim işletmeci de bu tatlardan vazgeçemiyor. Bakalım, umut verici gelişmeler oldu olacak. Bu şekilde belki diğer internet bağlantı tedarikçileri de huzura erer. Hazır gitmişken TTNet alalım yaklaşımı sonlanmış olur.

Sansür bitsin

Her ne kadar ifade özgürlüğü anayasal olarak çok kısıtlı ve mutaassıp insanlara daha fazla hizmet eder halde olsa da (dini olguları, bireyleri, kurumları, insanları eleştirmek çoğunlukla tahkir ve tezyif olarak değerlendirilebiliyor) belirli sınırların çizilmesi konusunda ne kadar elzem olduğu tartışmaya açık bir vazifeyi ifa ediyor. Eh bunun kullanan sapık vatandaşlar da “ben bundan kıl kaptım kardeş” diyerek internette, yoldaki vatandaşa hitap eden muzır neşriyat bırakmıyor. Tabii bunun yanında vay efendim bana sövdü, şöyle böyle dedi diyen kerameti kendinden menkul insanlar da ilim irfan kaynağı olarak değerlendirilebilecek sitelerin odunu veriyor beline beline…

Sus, soru sorma, konuşma, düşünme; mümkünse sadece nefes al.

Her ne kadar dijital içerikte fikri mülkiyetin esnetilmesi gerektiğini düşünsem de fikir ve sanat eserleri kanununa dayanan erişim engellemeler bu işi sadece yokuşa sürüyor. Müziğin, aslında genel olarak sanatın endüstrisi olmaması gerektiğini düşünsem de bu anlamda sanatçı ve yapımcıların çıkarlarını koruyan meslek birliklerine ağzımı açıp gözümü yumup saydıramıyorum. Bunlara sövmek yerine  FSEK’i değiştirmeye çalışanlar haricinde geri kalan kişilerin boş konuştuğunu açık açık söyleyebilirim. Bakın yine delirdim: Bir şeye hukuksuz demek için hukukta olmaması gerekir, komik olmayın. Hukuki olmaktan çıkartırsanız, huzura erersiniz. Coğrafyamın zihniyeti tabii; temel kazmayalım ama binamız otuz kat olsun; organım olsun ama iç çamaşırımla temas halinde olmasın. Peki canım.

Nvidia artık geri gelsin

Ekran kartı ve sistem yongası üreticisi Nvidia, kod adı Fermi olan GT300 yongasıyla yarışa devam etsin. Yahu PhysX ve benzeri önemsiz şeylerle bir firma ancak bu kadar süre hayatta kalabilirdi; sınırına da gelindi. Tabii bu benim kişisel görüşüm ve önemsiz şeyler derken CUDA teknolojisini ayrı tutuyorum. GPGPU’nun nasıl olması gerektiği konusunda önemli bir çalışma olan CUDA’dan başta PhysX olmak üzere birçok farklı çoklu ortam uygulaması faydalanabiliyor.

Nvidia 2010 için umut veriyor zira önemli bir kilometre taşı olan 40 nanometre üretim teknolojisi kendisini göstermiş durumda. En azından Nvidia’nın parke taşlarını çağrıştıran işlemcileri (abarttım birazcık) daha az enerji tüketip daha az ısı yayma eğiliminde olacak; bu bile başlı başına rahatlatıcı bir durum. Eksik kalan tek şey olan heyecan verici yeni ürünler (bu cümleyi kurarken kendimi çok pazarlamacı hissettim) tarafındaydı, umarım o da ortadan kalkacak.

iTunes ve alternatif kanallar çoğalsın

Yurt dışında olup da memleketimizde bulunmayan iki müzik dağıtım hizmetini buralarda da görmek isterdim. Bunlardan ilki iTunes. Apple’ın yeteneksiz iPod aygıtlarını anlamlı hâle getiren iTunes maalesef memleketimizde bulunmuyor. Sebebi, birçok kişinin sandığının aksine Apple’ın merkezinde bu konuda bir çalışma olmaması.

Bunun yanında SanDisk tarafından sunulan ve microSD bellek kartlarında sunulan albümler de kullanıcılara kullanışlı gelebilir. Kopya korumasız sunulan bu ürünler, içerik alındıktan sonra herhangi bir bellek kartı gibi kullanılmaya devam edilebiliyor. Öyle aman aman bir fikir olmasa da kullanışlılık açısında önemli bir getiri sunduğu kesin.

AMD mobil işlemcilerle gelsin

Intel tarafından korunan açık ara pazar önderliği, mali anlamda sorunlu dönemler geçirmeye devam eden AMD tarafından uzunca bir süre daha sarsılmayacak da olsa yeni ürünlere her zaman sıcak bakıldığı söylenebilir; tabii ki teşvikmiş, sindirmeymiş, bu tür garip hareketler olmadığı sürece. Farklı noktalara odaklanarak Atom’dan iyi ama çift çekirdekli CULV işlemcileri çeşitli yönlerden aratan ürünlere takılmış olan AMD, Intel’den aldığı milyar dolarlık bütçeyi hayırlı işlere ayırırsa, makul fiyatlı, az enerji tüketen ve üreticiler tarafından belirli model aralıklarında Intel’in sunduğu ürünlere seçenek üretebilecek işlemcilerin gelmesi işten değil.

Değerli AMD, dost acı söyler. Bu bilgisayar içindeki işlemci seni kurtarmaz!

AMD masaüstünde başarılı biçimde, ölümlülerin de edinebileceği sistemleri hem işlemci, hem ekran kartı, hem de yonga kümesi anlamında donatabiliyor. Dizüstüne uyarlanmış taşınabilir sistem yongaları ve üçüncü şahıslardan sağlanan ek bileşenler de sorunsuz; fakat işlemci konusu hâlâ sıkıntılı ve bir süre daha can sıkacağa benziyor.

3G adam olsun

Elbette bu konuyu çok derinlemesine deşecek değilim. Abonesi olduğum işletmeci 3G modem kampanyalı yeni bir veri erişim hattı almak istediğimde benden adrese gelen bir fatura istediğinde 3G konusunu bir süreliğine kapadım. Bunun yanında hâlâ arkadaşlarımdan bağlantıların tutarsız olduğu ve yer yer sapıttığını duymadığım gün yok. Elbette 3G bağlantılarının şebekelere bindirdiği yük muazzam; fakat bir hizmet için yapılacak yatırımın da insanların heveslerini kursaklarında bırakmayacak nitelikte olması makul bir beklentiden başka bir şey değil.

WiMAX gelse, dertler bitse

Elinde olsa telefon kullanmayı bırakıp hayatını VoIP yapacak benim gibi yaratıklar elbette bir taraftan fiberler sarsın dört bir yanını isterken bir yandan da WiMAX gelsin diye ellerini yukarı açıyorlar. Bunun yanında WiMAX teknolojisinin lisanslamaya başlaması, kablo fetişisti tekelcilerin gururunu feci biçimde incitecektir diye de düşünmüyor değilim.

İşin diğer tarafı, etrafımızda bu denli artan elektromanyetik dalgalar hoş bir ortam oluşturmuyor. Artık evleri korumak için Faraday kafesleri kurulmaya başlanırsa şaşırmam. Aslında kurulmaya hâlâ neden başlamadığını da merak etmiyor değilim.

Linux cebe girsin

Elbette şu sıralar cepteki en çok tutulan Linux türevi Google’ın Android platformu. Android ve diğer GNU/Linux girişimlerinin cep ortamında artışını görmek hem teknoloji hem de bağımsızlık anlamında önemli ilerlemeler olacak.

Konu mobil işletim sistemi olduğunda…

Yeri gelmişken, cebe sığan sistemlerdeki işletim sistmei tercihimi tekrar vurgulayayım: Exchange Server’ınız yoksa, WinMo değil Symbian tercih etmeniz daha doğru. Hayaıtnız Gmail ile yürüyorsa da artık Android kullanmayı deneyebilirsiniz.

Yeni yıl dileklerim burada son buluyor. Elbette, şimdilik. Yılın devamını hep birlikte getirebiliriz. Bakalım, görelim; neler olacak, neler olamayacak.

Toplumsal iletişim araçları ne iş görür?

Son zamanlarda ülkemizdeki firmaların da keşfettiği toplumsal internet mecraları kullanıcılara ulaşmak için en verimli yöntemlerden birisi haline geldi. Verimlilikten kastım, ilk etapta maliyet verimliliği olsa da iletişimin netliği de önemli bir alan. Bu konuda kim, neyi nasıl yapıyor? Anadolu çocuğu neyi nasıl yiyor?

İşe biraz insan doğasından başlayayım istiyorum. İnsanın özü kanmaya meyillidir. Öyle ki, Göthe’nin bir sözü bütün bu yaşanan hengâmeyi özetler gibi: İnsanları kandıramazsınız; onlar kendi kendilerini kandırır.  Biliyorum, sevmeyenlerimin sayısı artacak ama yalandan dolandan sıyrılmak lazım hafif hafif.

Devlet kurumları internete tasdik mekanizmaları ve kayıt yöntemleri getirmeye çalışadursun, birkaç gerçek var ki internetin nasıl kullanılabileceğini biraz daha iyi gösteriyor: İnternete bir güvensizlik atfetmek istemem ama sonuçta her verdiğiniz bilginin birileri tarafından (bilinçli veya bilinçsiz olarak kullanılmak üzere) dizinlendiğini az çok biliyoruz. Bunun yanında size verilen bilgilerin her zaman doğru olup olmayacağını denetlemek de mümkün olamayabilir.

Verinin toplanması, dizinlenmesi ve işlenmezi apayrı bir mevzu da olsa internette birilerinin verdiği bilgilerin yanıltıcılığı, doğrulanmadan uzak olabilmesi veya yapay ama tutarlı bilgi tedariğinin sağlanması özellikle toplumsal iletişim araçlarında (social media) çok görülen bir durum. Zaten amiyane tabirle hasta eden durumlardan bir tanesi de bu.

Giriyorum, egomu saçıyorum mirim!

Toplumsal iletişim araçlarını kullanan birçok kişi, kendisine o ortam için çizdiği bir kimliği kullanmayı tercih ediyor. Toplumsal ağlar olarak tabir ettiğimiz, Facebook, Twitter, FriendFeed veya internet güncelerinde insanlar gerçek hayata var olan veya olmayan meziyetleri, yaşadıkları olayları ve deneyimlerini paylaşıyorlar. Bunun yanında bunları aktarırken kimi zaman olduğu gibi yazıyorlar, bazen de kendilerine “sen neymişsin be abbii” dedirtecek kıvama çekebiliyorlar.

Özellikle toplumsal kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, bu bölgelerde kendi kahramanlarını üretme eğilimini de beraberinde getiriyor. Nasıl ki toplum içinde saygı gören yaşı nispeten küçük ağır abiler lise çıkışında son sınıftaki liseli sevgililerine kavuşmadan önce etraftaki diğer liselilere kendilerini rol modeli olarak gösterecek ağırlık sergiliyorsa, her toplumsal ortamın benzer biçimde işleyen bir kanaat önderi olması kaçınılmaz. Tabii burada mesele sadece ağırlık falan değil, bir şekilde popüler olma şekline kendisini gösterebiliyor.

Sevenim çok, kahretsin!

Şimdi iğneyi kendi üzerimde deneyeyim: Öyle bileklerini kesen takipçilerim falan olmadı, olmaz da. Zira genellikle olanı olduğu gibi söyleyen birisi olduğum ve düşmana karşı çenemi kapatıp dosta gerçekten acımasız hakikati gösterdiğim için öyle şuursuzca “Berkin bizi diskoya götür” diyen bir kitlem olacağını sanmıyorum. Elbette birileri bir yerlerde yazdıklarımı okuyup “eline ve beynine sağlık” diyordur ama şuursuzca “var ya bu adam inanılmaz” diyenler yoktur. Ben de anlamadığım konularda konuşmayarak gereksiz bir kitleyi etrafıma toplamaya uğraşmıyorum.

Ama öyle insanlar var ki, ya her konuda ahkâm kesiyor ya da kendi uğraşısını dünya harikalarından birisi olarak gösteriyor. Bu tür insanları hem tebrik ediyorum hem de hafif hafif tiksiniyorum. Bu biraz da üretenin değil pazarlayanın daha fazla öne çıktığı şatafatlı ve genellikle çok daha düşük zekaya sahip insanların etkilendiği ortamın üretildiği mühendishânelere olan nefretimin bir yansıması olabilir.

Zırvaların bini bir para

Toplumsal kitle iletişimde oradan buradan topladığı zırvaları çok daha fazla kişiyle paylaşan insan sayısı da az değildir. Bu tür insanlar genellikle değerlendirme yeteneğinden nasibini az miktarda almış, üzerine de hayata tutunmaya çalıştığı konuda kendisini fikrî önder olarak görmeye ve göstermeye çalışmaya başladıklarında film iyice kopmaya başlıyor.

Özellikle geleceği tartışmaya çalışan, kendince taze fikirler sunan veya pazarlama izlemleri oluşturmaya çalışan zavallılar, kendilerine ait birkaç fikri sunmaya çalıştıklarında konudan aslında ne kadar uzak olduklarını hemen gözler önüne sermeye başlarlar. Bu sebeple zamanında eski bir arkadaşımı FriendFeed’den kaldırdığımı hatırlıyorum. Takip ettiği amatör pazarlamacı artık öyle saçma şeyler gönderiyordu ki, fenalık gelmişti (eh, arkadaş da onları beğenip görüş alanıma sokuyordu).

Kerameti kendinden menkul insanlar

Şimdi bir de son zamanlarda bir bilogır muhabbeti çıktı. Dile saygı çerçevesinde bu arkadaşlara (ki sanırım ben de teknoloki.com ile bu insanlar arasına dahil olmuş oldum) ben doğrudan günceci diyorum. Güncecilik kavramı özellikle ABD’de bağımsız yorumcuların siyasetten spora kadar geniş bir alanda kendi kitlelerini yarattığı vakitten beri önemli bir olgu. Tamamen bağımsız (gibi görünen, aslını bilemeyiz) olarak yayın yapan bu günceler insanların akıllarında belirli olaylar, kavramlar veya ürünlerle ilgili çeşitli düşünceler oluşmasını sağladığı için kanaat önderi olarak kabul ediyorlar ve kendi pazarlama izlemlerinde bu insanlara yer vermeye, değilse bile en azından onlarla iyi geçinmeye çalışıyorlar.

Türkiye’de ise durum farklı. Sahip olduklarını iddia ettikleri altyapının yoksunluğunu fark etmeyen firmalar tarafından “yurt dışından bana bilogır bul dediler” emriyle hareket eden insanları orada burada görmeniz olası. Özellikle kendi alanım için konuşayım; teknoloji basınına yıllarca hizmet ettikten sonra bazı noktalarda kerameti kendinden menkul insanların benim ve diğer emekçilerden daha fazla ihtimam görmesi rahatsızlık yaratıyor.

Arada sırada…

Peki bunların arasında iyiler yok mu? Elbette var; fakat bu kişilerin de biraz araştırınca fazlaca iyi yetişmiş, kendisini yetiştirmiş ve/veya basın geçmişi olan kişiler olduğunu görüyoruz. Bu konuda, kendi alanımda verebileceğim en iyi örnek herhalde Burak Bayburtlu ve sitesi burak.com olsa gerek. Tabii yanında çağrıldığı kişilere baktığımızda “şu kadar paraya bülteninizi yayınlarız” diyip saçma salak konulara atlarken FriendFeed’de “bu konuya şu kadar layk almam lazım” diyen embesilleri de görebiliyoruz.

Her şey zaman meselesi elbette. Zaman içinde okur da destekçiler de bir şekilde daha olgun olanın peşine düşecek ve gelişmiş, anlaşılır, okunabilir, bir şeyler katabilecek yeterlilikte olan daha fazla öne çıkacak.

Yeterliliğin ve seviyenin hükümran olması dileğiyle…

Intel’in paraları…

Başlığın devamını okura bırakmak istedim, çünkü günahıyla ve sevabıyla Intel’i masaya yatırıyorum. Masadan zararsız kalkacağı kesin ama sanki dünya devi için bazı şeylerin de değişmesi gerekiyor; hatta kaçınılmaz.

Intel silikon teknolojisinin en büyüğü, bunu tartışmak veya teknolojiye yaptığı katkıları inkâr etmek mümkün değil. Elbette haklı olarak bunun da kaymağını bir numara olarak yemek onlara düşüyor. Bunun yanında Intel bazıları için kanserden farksız bir büyüme gösteriyor.  Bu algının sebebi ise basit: Gittikçe büyüyen Intel teknolojinin her alanında etkin olmak isterken kapıdan içeri düstursuz giren adam olarak anılabiliyor. Elbette renkli halkla ilişkiler çalışmaları arasında hiçbir firmanın yetkilisi Intel’e böyle demeyecektir; ama işin aslı bu.

İç çelişkiler

Intel’in son dakikaya gelişen teknolojilerle ne yapacağını bilmediği durumlar oluyor diye düşünüyorum. Zira elimde en azından bir adet kanıt mevcut. Kanıt derken, tabii ki iddianın yazılı bir karşılığı olur mu bilemiyorum ama Intel’in tepe isimlerinden bir tanesiyle yaptığım görüşmede aldığım bilginin zaman içinde kendisini yalanlaması belki de çok fazla farklı dengenin tutturulması gereken konularda Intel’i zorluyor olabilir.

IntelInside

2006  Mayıs‘ında yapılan EMEA IDF toplantısında görüştüğüm Intel’in baş izlemcisi (chief strategist) Chris Thomas‘ın WiMAX konusunda verdiği bilgi, WiMAX’in sadece bir ara bağlantı hattı olacağı, kablonun yerini alacağı ama uç birim olarak 802.11 serisi teknolojilerden faydalanacağı yönündeydi (o sene EMEA bölgesinde bu teknolojiyi denemek için Orascom ile anlaşmaya varılmıştı). Bugün geldiğimiz noktada, WiMAX’in bir MAN (metropolitan area network, şehir alan ağı) teknolojisi olacağı kesinleşmiş, Intel tarafından üretilen 5000 serisi kablosuz ağ kartlarında WiMAX desteği eklenmiş durumda.

…ve komplo teorileri

Elbette burada anlatacağım kısım tamamen komplo teorisi fakat WiMAX konusunda yaşanmış teknoloji gelişimleri kadar Intel’in böyle bir durumda kurması gereken dengelerin bir kısmını göstermesi açısından bir örnek teşkil edebilir.

WiMAX , Kore’de LG ve Samsung tarafından desteklenen WiBro ile birlikte şu an kullanmakta olduğumuz 3G teknolojisine ciddi bir rakip olarak gelebilecek vaziyetteydi. Tabii bunu iki taraftan ele alalım: 4G konusunda o zamanlar bile ciddi ilerleme kat eden hatta WiBro ve benzeri teknolojileri mobil cihazlarda kullanmaya başlayan Uzak Doğu için atılan taşa oranla ürken kurbağa sayısı açısından önemli bir ilerleme vaat etmeyen WiMAX, henüz 3G ile mükemmel hızlara ulaşamamış Avrupa ve Kuzey Amerika pazarı için taşınabilir telefon hattı işletmecilerini ve onların hücresel veri işlerini baltalayabilecek niteliğe (hız ve diğer yeterlilikler) sahipti.

wimaxlogoKelebek gibi uçarım…

Bu durumda Intel onları korkutmamak için ilk etapta bu teknolojiyi resmî olarak noktadan noktaya, kablo ikamesi olarak duyurdu. Herhalde artık kendilerine güvenleri tam olan telefoncular WiMAX‘ten korkmadan hayatlarını sürdürebiliyordur. Tabii aynı korku VoIP karasal hatları ve GSM işletmecilerini öldürür mü sorusuna kadar gitmişti ama ben henüz VoIP’ten batan işletmeci duymadım.

Ne kadar yükselirsen…

Günümüzü bir özlü sözü sözle şenlendirmek istiyorum. Gerçi bu çok da özlü değil ama çokça maksatlı bir cümle: Ne kadar yükselirsen o kadar bulaşırsın. Bu sözü Intel örneğine uyarlarsak yeterince büyüyen bir firma, hayatta kalmak için büyümesini sürdürmek zorunda. Çünkü rakibi büyürken, iş kollarını çeşitlendirirken kendisi sadece bir noktaya odaklanmış şekilde kalan üreticilerin akıbeti çok hoş olmuyor. Elbette sadece belirli bir işe odaklanmak günah değil; ama bulaştığın ve işi yüzüne gözüne bulaştırmadığın kadar varsın kuralı hep işliyor.

ajay_bhatt_intelRock Stars, kinda different TBH

Intel büyüme konusunda malum noktayı geçene kadar çok oldu ama birçok araştırma sahasında teknolojide yenilik açısından biraz ketum ve isteksiz tavırlar sergilediğini reddetmemek gerekiyor. Elbette teknoloji önderlerinden birisi olarak bayrağı taşıması bekleniyor; fakat iş ortaklarının Intel’den şikayetçi olmaması arayı hoş tutmaktan başka bir şey olmasa gerek. İnsan arada sorar neden birçok kişi USB 1.0 diye bir standardı duymadı, USB 3.0 ortada niye yok diye.

Muhteşem icatlar!

Tabii böylesine bir devin yaptıklarını da en iyi en güzel olarak nitelemesi kaçınılmaz. Zira kimse “yahu bu aslında mukallit bir teknoloji” diye sunmaz. İşlemci pazarı konusunda rakibi AMD’yi neredeyse silip süpüren Intel bu konuda elbette çok güçlü bir ar-ge temeline sahip. Prescott faciası üzerinden 6 yıl geçti ve Intel kendisini affettirdi. Core serisi işlemciler çok başarılı ve ancak bazı sebeplerle kârdan zarar edebiliyorlar (bu konuyu kenara not alıyorum, zira anlatması çok uzun sürebilir. Apayrı bir makale konusu). Bunun yanında eklenen yeni komut setleri, sunulan enerji tüketim seviyeleri, güç koruma teknolojileri… Bunlar çok ciddi ilerlemeler.

intel_coreIntel’in şaheserlerinden; Core serisi işlemciler.

Fakat Intel’in teknolojiye yenilik getirmesi açısından rakibinin gerisinde kaldığı birçok alan da mevcut. Ballandıra ballandıra anlatılan QPI (quickpath interconnect) arayüzü, AMD’nin 2003’te gerçekleştirdiği işlemci çekirdeğine çekilen bellek denetçileri, yenileşim adı altında anlamsızca marka bağımlılığı ve satıcı kilidini hayatımıza sokuşturan Centrino Mobile Technology, tahminen içlerinden “bu hiç hesapta yoktu” diyerek çamur atılan sonra da tıpış tıpış akıma uyulan 64 bit komut kümesi uzantıları…. Bunlar hemen aklıma gelenler. Elbette herkesin sevmediği bir yanı vardır; ama birilerinin Intel’e daha düşük işlem sürecinin, yani diğer adıyla nanometre hesabının artık sıktığını söylemesi gerekiyor.

Yatırım? Pazarlama?!?

Son zamanlarda Intel’in adı Avrupa’da pek hayırlarla anılmadı.  AMD’nin bilmem kaç kıtada devam eden hukuk mücadelesinin yanında Media Saturn ile girişildiği söylenilen raf dalaşı Intel’e pahalıya mal oldu. Media Markt ve Saturn zincir mağazalarında, üreticilerle ve Media Saturn holdingle anlaşan Intel, AMD işlemcili bilgisayarları ciddi ciddi azaltmıştı ama biletini feci aldı.

paul_otelliniPaul Otellini, Media Saturn olayının haberini almadan az önce

Zaten bütün bu haberlerin üzerine, AMD’nin açtığı davalar üzerine Intel’in uzlaşma araması da her şeye tuz biber ekip, Paul Otellini‘nin Media Saturn olayından sonra yaptığı açıklamlayı anlamsız hâle getirmişti.

Kısaca…

Başlığı bağlayalım: Intel’in paraları, doğru düzgün kullanılmazsa bize yarar değil zarar getiriyor.  Malum reklamlardaki gibi onların rock yıldızları bizimkilerden baya farklı olduğu gibi çuvallamaları da feci oluyor. O zaman uzatmıyoruz ve marş marş, USB 3.0’a diyoruz.

AMD, Acer’da aradığını bulur mu?

Geçtiğimiz haftalarda Acer ve AMD tarafından düzenlenen bir toplantıda Ferrari One’ı yakından tanıdım. Şu sıralarda satışta olan bu gelişmiş minik bilgisayar kullanıcılara sunulan önemli bir değerin yanı sıra bu iki dev üretici için de önemli bir adım olabilir mi? AMD, ihtiyaç duyduğu iş ortağını acaba bulabildi mi?

AMD_dragon_fusion

AMD; açık ara geride olduğu taşınabilir bilgisayar pazarında sorun yaşamaya ve günü de aslında fazlasıyla iyi kurtarabilecek ürünlerle gelmeye devam ediyor. En son Athlon X2 taşınabilir sistme işlemcileri, esas ürün gamını oluşturan Turion X2 Ultra işlemcilerine ucuz, düşük performanslı bir seçenek olarak sunuluyor. Eh, bu işlemciler Intel’in Atom’u kadar çakma olmadığı için AMD yarattığı bu dizüstü pazarına ince ve hafif (thin and light) diyor. Tabii bu ürünler performans tarafında da hafif ama Intel’in Atom bileşenlerini kullanan bilgisayarlardaki birçok sorun da ortada yok.

Her derde deva

Açık konuşalım, AMD’nin ince ve hafif çözümleri, Atom’u birçok uzman için (ben dahil) işe yarar hâle getiren Nvidia ION’dan çok daha ileri. Burada Nvidia ve AMD kıyaslaması yapmaya gerek görmüyorum, o apayrı bir konu; fakat Kırpılmış AMD işlemciler benzer fiyat aralığında Atom’u dağıtıyor gibime geliyor. İşin içine AMD’nin her türlü grafik yongasına tümleştirdiği evrensel video çözücü (UVD) var ki, tadından yenmiyor. M780G sandığımdan uzun ömürlü oldu ama yetiyorsa yenisine gerek yok.

FSC vardı, ne oldu ona?

AMD, büyük umutlar bağladığı (belki de gerçekçi davrandılar, emin değilim) Puma platformuyla mükemmel pil ömrü sunamasa da marka içinde ATI grafik işlemcilerini güzel bir biçimde bir araya getirerek değiştirilebilir grafik işlemcisi konusunda önemli bir yol aldı. Bunun yanında yenilenen Turion X2 Ultra işlemcileri de daha iyi bir başarım gösteriyordu. Tabii işin güzel kısmı ekonomisiydi.

fujitsu-siemens-amilo-3000-series

Eski mutlu günler Fujitsu ve Siemens için geride kaldı.

Türkiye’de yapılan tanıtımda, Almanya merkezli rahmetli Fujitsu Siemens Computers ile ortaklaşa sınadıkları bu yaklaşımı sergilediler. Hatta FSC’nin AMD ile ne kadar yakın çalıştığından falan dem vuruldu. XGP olarak anılan harici ekran kartı çözümü de sadece FSC tarafından Amilo Graphics Booster adıyla çıkartılacaktı. Tabii bunlar yalan oldu, Alman ortak kaçtı, FSC de Fujitsu Technology Solutions oldu ve bunun gibi birçok baltalayıcı olay gerçekleşti. Zaten o tanıtımlarda ortaya konulan ürünler de amiyane tabirle dana gibiydiler ve en hafifletilmiş ürünle içi en dolu arasında nedereyse hiç kasa farkı yoktu. Sadece fiyat üstünlüğüyle bir yere varılmamasını garipsemiyorum. Biraz da tasarım gerekiyor.

Scuderia Ferrari, AMD ve Acer

İyi günde ve kötü günde Scuderia Ferrari’nin yanında olan Acer ve AMD’nin bir noktada, şu güne kadar genellikle sadece Acer Ferrari ürününde işbirliği yapması kaçınılmazdı. Tabii bu ilişki nereye kadar ilerledi, tartışmaya açık zira Acer dizüstü bilgisayar alanındaki en büyüklerden birisi ve kaynağı sınırsız desek yeridir.

scuderia_ferrari_f1

Elbette hiçbir ticari kurum sadece laf olsun diye çuvalla ar-ge parası akıtmaz. Herhalde AMD’den de taşınabilir sistemler konusunda çok büyük mucizeler beklenmediği için çok fazla bir araya gelinmemiştir. Ama Ferrari markasının iki iş ortağıyla bir araya geldiği ürünler, performans ve pil ömrü açısından mükemmel olmasa da görsel tasarım açısından oldukça ilgi çekici ve yenilikçiydi.

Scuderia_Ferrari_Logo_2007

Ortaya çıkan Ferrari yaklaşımı iki markaya da erişilmeze (fiyat olarak, yanlış anlamayın) imza attıkları için değer kattı ve Ferrari çılgınlarına daha erişilebilir bir Ferrari sundu. Yeni gelen Ferrari One ise herkese hitap eden bir Ferrari halinde, dolayısıyla Italyan ateşini şu günlerde daha fazla görmeye başlayabiliriz. İtalyan ateşi derken, Acer’ın da aslında nereli olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Hemşehrim, memleket nere?

Acer, Tayvan, yani Çin Cumhuriyeti merkezli bir kuruluş; fakat zihniyet olarak fazlaca Avrupalı bir görüntü çiziyor. Özellikle de ABD’de yaptıkları yatırım sonrasında Gateway gibi bir üreticiyi bünyelerine katıp Dell’in ardından ikinci sıraya oturmuş olmaları önemli bir ayrıntı.

AMD’nin nereli olduğunun çok fazla önemi yok, ne de olsa dünya üzerinde birkaç tane işlemci tasarlayan firma mevcut. Bunun yanında üretim teknolojisi konusunda Çin Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde bolca tesis var. İşlemci paketlemeleri (çekirdeğin işlemciye çevrilmesi) farklı yerlerde yapılıyor. Aslında Arap ortaklardan sonra AMD daha uluslararası bir yapıya kavuştu. Eh bunun yanında kendilerine Arabian Micro Devices diyen büyükçe bir kitle de oluşmadı değil.

Söyle buldun mu, aradığın Sony’yi?

Sony konusuna gelene kadar lafı biraz uzattım, farkındayım ama konuşmasam olmaz. Elim veya çenemin bir arada durduğu görülmemiş olmakla birlikte beraber çalıştıkları da gözlenmiştir.

Sony, Intel’le özelleşmiş çalışmalar yapmak konusunda iyi bir kuruluş. Tabii burada bahsettiğim Sony, Sony Computer isimli firma. VAIO ürün ailesiyle birlikte Intel işlemcileri ve teknolojileriyle neler yapılabileceği konusunda artık sunmadığı yaklaşım kalmayan Sony, ürün kalitesi ve özellikleri yanında işletim sistemi bağımlılığı konusunda da rakipsiz. Tabii son dediğim çok çok kötü bir durum ama gülü seven dikenine selam söyler.

sony-vaio-type-z-1Ecnebilerin geek tabir ettiği insanların gözdesi: VAIO Z

Sony tarafından sunulan ürünler, diğer markaların da peşinden koştuğu ama maliyetler sebebiyle Sony’ye nazaran daha kırpılmış şekillerde son kullanıcıyla buluşan daha başka ürünler olarak farklı üreticiler tarafından ilham alınan yaklaşımlar olarak piyasada varlığını sürdürüyor. Bir buçuk kiloluk ürünlerde kullanılan değiştirilebilir grafik teknolojileri (VAIO Z), kasada kullanılan karbon fiber ve alüminyum gibi dayanıklı malzemeler, dar alanda kısa paslaşmalar (VAIO TT) ve Dev gibi ekranlara sahip netbook’lar (VAIO P) Japonların bu konuda ne kadar inanılmaz işler çıkardıklarını gözler önüne seriyor.

Uzun lafın kısası, Sony, Intel teknolojileriyle neler yapılabileceğini acımasızca gözler önüne seriyor. Pazar payları tepede olmasa da onlar yaptıkları işten ve diğerlerine ilham vermekten çok memnun. Peki AMD için bir Sony mümkün mü?

AMD+Acer, Ferrari One ile kalır mı?

Elbette birçok ara modelde AMD ve Acer birlikteliğini görmek mümkün. Tabii Sony gibi bir yeni yaklaşımla çıkıp gelecek modellerin Ferrari One ile sınırlı kalma ihtimali de beni rahatsız ediyor. Yani elbette kimse Acer’a duygu sömürüsü yapıp kârsız bir işe sokmak istemez ama AMD bu eksikliği hissediyorsa değiştirilebilir grafik teknolojisini zamanında Asus’tan test için gelen dana gibi aletlerle değil, Acer Timeline serisi gibi (sadece “gibi”) şık ve ince ürünlerle sunulması konusunda birilerine baskı yapabilir. Mesela, sonuçta ne kadar Timeline ayarında pil ömrü görürüz bilemiyorum ama benzer 13,3 ve 14,1 inçlik kasalarda, Core Solo yerine taşınabilir sistemler için üretilmiş, düşük güçlü ve çift çekirdekli Athlon II görsek fena olmaz.

ferrarione

Her ne kadar Ferrari One’ı Intel Atom kullanan Aspire One’lardan ayıran çok şey de olsa, görünüm açısından da kökten değişik bir ürüne fiyatına göre gelişmiş sayılabilecek özellikler eklediğinizde başarısız olması imkansız. İkisi de sattıran etmen olduğundan, ikisinin bir araya gelmesi kaçınılmaz başarıyı da getirecektir.

dv2’den Ferrari One’a

HP ile yapılan ve AMD’nin ilk netbook benzeri denemesi olan Pavilion dv2 fecaat olmuştu. Neyse ki Ferrari One bu görüntüyü biraz düzeltebilecek bir ürün. Bundan sonra AMD kendisine özel yaklaşımları Acer gibi özenli üreticilerle hayata geçirirse, dizüstü pazarında da payını artırması ve bununla birlikte yatırımını yükseltmesi kaçınılmaz olacaktır.

WinMo, Symbian ve ötesi

Girenin çıkanın hesabını en ayrıntılı yaptığımız yer cebimizdir. Cep telefonumuzun veya taşınabilir internet aygıtımızın (artık adına ne diyorsanız ondan) işletim sisteminin ne olduğu ve ileride ne olacağı üzerine konuşmamız gerekiyor. Çok ciddiyim.

winmo6_5En güncel Windows Mobile görüntüleri. Bu arayüzün bedeli ağır olabilir.

Cep telefonlarındaki işletim sistemleri, akıllanan avuç içi aygıtların artmasını sağlarken en minik aygıtlara bile bize yardım edebilecek yetenekler sağladı. Özellikle de internet üzerinden çalışan hizmetlerde sınır tanımaz olduk. Piyasayı taşıyanlar ise Microsoft’un Windows Mobile’ı ve Nokia’nın çoğunluğuna sahip olduğu Symbian. iPhone demeyin, iPhone çok küçük bir pazar payına sahip; zira 300-400 liraya satılan ürünlerde bile Symbian veya WinMo görmek mümkünken iPhone’un fiyatı onu ayrı bir sınıfa taşıyor. Evet çok satıyor ama üzerine, ürünü kırmadan kendi yazılımınızı yükleyebileceğiniz şeylerden bahsediyoruz.

ipaq514voicemessengerHP iPaq 514 Voice Messenger: Sudan ucuz WinMo Smartphone.

Genel bir değerlendirme yapacak olursa, Symbian’ın uygulama bolluğu ve uyumluluğu konusunda başarılı olduğunu, Microsoft’un Windows Mobile işletim sistemi ise var olan Windows temelli sistemlerle işlevsel olarak bütünleşme konusunda ileri bir düzeyde varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Elbette Microsoft tarafından sunulan bütünleşme kolaylığı tamamen marka bağımlı izlemler uygulayan kişi ve kurumlar tarafından çok iyi biçimde kullanılabilirken Nokia, açık platformu sayesinde her türlü alanda kendisini gösteriyor. Aynı zamanda işin performans kısmını son kullanıcı açısından değerlendirdiğimizde ciddi bir üstünlük ortaya çıkıyor.

Windows: Güçlü ve zayıf yönler

Microsoft’un Windows Mobile işletim sistemi kullanıcılara alışıldık bir arayüz ve masaüstünde kullanılan sistemle iyi bir eşitleme imkanı sunuyor. Tabii burada başka eşitleme tekniklerinin çok da iyi çalışmayabileceğini düşünebiliriz. Örneğin, aslında standart olması gereken VCF dosyalarını herhangi bir Symbian telefondan Outlook veya Windows’lu cep telefonuna atmaya çalışırsanız dosyalardaki dil UTF-8 olmasına rağmen karakter bozulmaları göreceksiniz. Bu çok rahatsız edici bir durum.

Windows Mobile’da en büyük sıkıntılardan bir diğeri ise donanımsal yapı. Eğer Smartphone sistemini kullanan değil bildiğimiz tam WinMo deneyimini yaşamak istiyorsanız pil çok hızlı bittiğini görecek, hayatı pil doldurma beşiğinde (cradle) yaşadığınızı fark edeceksiniz. Bunun nedeni, WinMo kullanan ürünlerin bilgisayarlardan tanıdığımız bellek (RAM) sistemini kullanıyor olması. Bu sebeple pil sürekli olarak hızlıca boşalıyor ve bunu benzer seviyedeki farklı sisteme sahip telefonlara göre daha da hızlı biçimde yapıyor.

armkurucuekipARM şirketinin kurucu ekibi. Poz biraz dizi ekibine benziyor.

Donanımsal sorunlardan birisi de genellikle WinMo için üst seviye işlemcilerin tercih edilmesi. ARM işlemcilere uygun şekilde üretilen WinCE’den bu yana bu pek değişmedi.Sadece frekansa bakıp aldanmayın, zira farklı üreticilerden gelen benzer performansa sahip ama farklı mimariler sebebiyle ayrı frekanslarda çalışan işlemciler mevcut. Önemli olan performans ve pil ömrü değerlerinin işi çizelgeye vurduğunuzda ters yönde hareket ettiği gerçeği.

Symbian’da işler nasıl yürüyor?

Bütün bu WinMo sıkıntısına Symbian’ın cevabı, RAM gibi kullanılan flash bellek benzeri yongalar ve daha kararında kullanılan işlemciler. Symbian, herhangi bir masaüstü sisteme benzeme veya benzer bir yapılanma kullanma zorunluluğuna sahip olmadığı için bu alanda öne çıkıyor.

nokia5800xpressmusic

Symbian’ın geniş ekran için değiştirilmiş biçimdeki alışıldık
S60 sistemi en son 5800’da kendisini gösterdi.

Zamanında Nokia 5800 Xpressmusic için yapılan odak topluluk (focus group) çalışmasında, Nokia’nın kendi ağzından bu telefonda en iyi işlemciyi değil, bu tür telefonlara göre oldukça mütevazı bir işlemcinin kullanıldığını öğrenmiştim. Şimdi işlemcinin tam modelini hatırlamıyorum, ama 5800 Xpressmusic’in zamanının Nokia’lar içinde kullanılan en güçlü işlemcileri barındıran N95 8 GB ve E90 Communicator’dan daha aşağı bir çoklu ortam desteği sağlamadığını söylemeliyim. Nasıl olduğunu işin uzmanları daha iyi açıklayabilir ama bir şekilde Nokia ve Symbian kullanan üreticiler donanımsal olarak aynı temelde buluşmasa da yüksek ölçüde uyumlu yazılımları kullanabiliyorlar.

Maemo durmaz çağlar!

Şimdi Nokia’yı sürekli Symbian’ın tek sahibiymiş gibi anıyor olmam bana kötü gözle bakılmasına sebep olabilir ama gerçekçi olalım: En yüksek kullanım ve en yüksek hisse oranı, Symbian’ın kaderini Nokia’nın tayin etmesini kaçınılmaz hale getiriyor. Şimdi bir koltukta iki karpuz dönemi de başlıyor. Zira Nokia Symbian’ın yanında Maemo konusunda da adımlar atıyor.

maemo2008Maemo’nun açılış sayfası. Düzenlenebilir programcıklara dikkat.

Maemo dediğimiz şey, Nokia’nın bir GNU/Linux uyarlaması ve taşınabilir internet aygıtları (PID) için özelleştirilmiş bir çekirdek üzerinde geçtiğimiz yıllarda satın aldığı ve en yeni telefonlarında da Symbian içinde değerlendirdiği Qt kütüphanelerini çalıştırarak yüksek görsel ve işlevsel deneyim hedefleyen bir işletim sistemi. Uzun bir cümle oldu ama bir solukta ne olduğunu anlatmak istedim.

Maemo ile önümüzdeki yıllarda Symbian’ın konumlandırması konusunda da çeşitli değişimler olması mümkün. Şimdilerde Nokia’nın Symbian destekli S60 sistemi, ucuz seride S40 olarak vücuda geliyor ve telefonlar işletim sistemi niteliklerini kaybetmeye başlayarak Java üzerinden bazı yazılımlar çalıştırmaya başlıyorlar.

nokian97Ama N97, Symbian kullanmıyor muydu, demeyin.
Programcık mantığının arkasında Maemo’da da kullanılan Qt var.

Maemo’nun yeterince gelişmesiyle birlikte S40’ın yerini alacak olan Symbian, en tepe olarak yerleşecek gelişmiş aygıtlar haricinde tüm ürünlerde kendisini gösterebilir. Açıkçası işlevsiz, sadece kısa mesaj ve arama işlevlerine sahip ürünlerin iyice azınlığa düşmesi çok da kötü değil, özellikle de artık yıllar içinde epey olgunlaşmış bir Symbian daha çok kişiyle tanışacaksa.

Bu kadar çok çekirdek lazım mı?

Bilgisayarınızdaki çekirdek sayısını artırmak her zaman, özellikle de bir son kullanıcıysanız çok fazla işinize yarıyor mu? Bu yazıda çekirdek meselesine biraz değinmek istiyorum.

tilera_islemci_on_arka

Tilera Tile Gx isimli işlemcisiyle 100 çekirdeğe ulaştı.

Her ne kadar ne kadar çekirdek sayısı üzerine pazarlama fetişizmi geliştirilecek kadar önemli bir rakam da olsa kullanıcıların fark etmediği veya kasıtlı olarak gözden uzak tuttuğu bir gerçek var: Ne yazık ki günümüzde yazılımların çoğunluğu çok izlekli (multi-threading) yapıya sahip değil. Yani, kaç tane bağımsız yuvada kaç çekirdekli işlemciniz olursa olsun, yazılım sadece bütün bu donanımsal kaynaktan sadece tek bir çekirdeği kullanabiliyor.

Programcıların derdi

Açık konuşalım: Bir uygulamayı izleklere bölmek çok zor bir iş. Zamanında Intel desteğiyle Boğaziçi Üniversitesi‘nde açılan ve bu tür uygulamalar geliştirilmesi için tahsis edilen laboratuarda öğretim görevlileriyle konuşurken onların bile “bir gün birisi çıksa ve 3 GHz değil 10 GHz işlemci ürettik, tek yoldan daha fazla hız için uğraşacağız ve artık böyle ilerlenecek dese, kimse bu işlerle uğraşmaz” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Dolayısıyla mimarilere ve çekirdek sayılarına göre, kaynak yönetimini (önbellek tutarlılıklarının (cache coherency) sağlanması, çekirdekler arası iletişim ve iş bölümü) sistem seviyesine bırakıp sadece işi yapan kodu kendisini her yere uyarlayabilen ve verimlilik kaybı yaşamadan çalışabilen kod yazmak zor iş.

crysis_nanoluadam

Yerli kardeşlerin zoraki yalanı

Intel’in de desteklediği Crytek’in Crysis oyunu bütün dünyada çok büyük ilgi gördü. Tabii “Yahu bu adamlar Türk işte” diyerek mesnetsiz bir sahiplenme duygusuyla sarıldığımız Crytek’in sahibi Türk kökenli Yerli kardeşler, İstanbul’daki bir toplantıda “Peki çok çekirdeğin oyun performansına bir etkisi var mı” sorularına, var var diyerek cevap verdiler. Tabii, nasıl var çok da açıklayamadılar. Burada iki nokta vardı ve toplantıda, donanımdan anlayan herkes bunları çok iyi biliyordu:

  • Crysis, işlemci ve bellek performansından etkilense de oyun içindeki performans anlamında ekran kartına daha çok bağımlı bir oyun. Bunu en önemli iş ortakları olan Nvidia kadar iyi biliyorlar.
  • Crysis oyununun motoru çok izlekli bir yapıya sahip değil. Yani dört çekirdekli bir işlemciniz varsa crysis.exe en fazla %25 işlemci yükü yaratabilecek ve tek çekirdeğin performansıyla sınırlı kalacak. En azından bu konuşmanın geçtiği sıralarda durum buydu.

Peki Yerli kardeşler durumu nasıl topladı? Saniyede gösterilen kare sayısını sabit tutarak performansa katkı yapıyormuş. Yani zaten çok çekirdeğe para vermemizin sebebi, çalışan ana yazılımların kendilerine bir çekirdeği ayırabilmesi, geri kalan arka plan işlerinin de boştaki çekirdek veya çekirdeklere aktarılması sayesinde ana yazılımın sorunsuz biçimde ve performans kaybına uğramadan çalışması değil mi?

Uzman uygulamalarla hayat bulan çekirdekler

Kısıtlı miktarda da olsa bazı ev kullanıcısı ve uzmanlara yönelik uygulamalarda çok çekirdek destekli uygulamalar var. Bu çok çekirdekli uygulamalar bazı noktalarda yeterince verimli olamayabiliyor. Örneğin Nero Move it ilk çıktığında sergilediği düşük çok çekirdek kullanım yeteneği sebebiyle bende hayal kırıklığı yaşatmıştı.

nero_move_it_logowork

We like to… move it!

Adobe gibi sayısal içerik üretimi konusunda uzman bir şirket bile bu konuda muzdarip. En son montaj masasına oturduğum zaman, ilginç şekilde After Effects’in çoklu izlek desteğinin olduğunu, fakat çatır çutur çıkış almanız gereken ve aslında daha çok kullanılan bir üretim yazılımı olan Premiere’de ise bu desteğin bulunmadığını görmüştüm. Dolayısıyla gidilecek daha çok yol var.

Özel işlemciler ve ekran kartları

Peki gelelim, yazının girişinde gördüğünüz resmin sebebine. Tilera isimli şirket, 100 tane çekirdeği bir araya getirdiği bir işlemciden bahsediyor. Bu işlemcileri özel yapan şey, ekran kartlarındaki akış mantığını benimsemiş olmaları. Peki, bunlar bizim ne işimize yarıyor? Aslında, nasıl sorusu daha fazla anlam ifade ediyor.

opengl_logo350Ekran kartlarını OpenGL ve DirectX gibi API’lar için
birer hızlandırıcı olarak düşünebiliriz.

Temel işletim sistemi (işlem denetimi ve sürücülerin bileşenlere hükmetmesi diye özetleyelim) haricinde (ve aslında bunların bazıları da dahil) her bir iş çeşitli yazılımsal katmanların belirli nesnelere yaptırmaları ve sisteme geri dönmesi olarak tanımlanabilir. Biz bunlara genellikle API, yani yazılım programlama arayüzü diyoruz. Örneğin DirectX ve openGL arayüzleri, ekran kartına grafik kökenli işleri yaptırıyorlar. Ekran kartı dediğimiz şey aslında işletim sistemlerindeki programlama arayüzleri için birer hızlandırıcı gibi çalışıyor. Bu mantıkla herhangi bir API için herhangi bir hızlandırıcı yazabilirsiniz. Bunun oyuncuların en çok bileceği örnek vermek gerekirse, PhysX diyebiliriz. Önceleri kendi hızlandırıcısına sahip olan PhysX şimdilerde CUDA teknolojisinden faydalanarak Nvidia ekran kartları üzerinden çalışıyor.

Toshiba Quad Core HD ve Tilera

Toshiba’nın, Quad Core HD dediği ama aslında Sony, Toshiba ve IBM’in ortaklara üretimi olan ve Playstation 3’te de kullanılan Cell işlemcisinin bir türevi olan sistem, benzer biçimde dizüstü bilgisayarların video sıkıştırma ve açma yeteneklerini değiştiren bir işlemci. Bu işlemci kendisine özel yazılımlardan faydalanarak bu işlemleri, sistemdeki işlemciye yük bindirmeden yapabiliyor.

products_TILEmpower_diagram

Tilera TILEPro64 kullanılan bir bağımsız sistemin yapı planı (ürün için tıklayın)

Tilera’nın durumu biraz daha farklı. Kendisine has mimarisiyle çalışan Tilera’nın Tile serisi işlemcileri, bağımsız olarak kullanılabiliyor. Bu şekilde çok fazla akışa ihtiyaç duyduğunuzda Tilera’nın çözümleri sizi kendinize getirebilir. Tabii altyapı konusunda duruma özel sistemler kurmanız gerekebilecektir. Elbette temelde bu işin CUDA veya ATI Stream’den çok az farkı var gibi görünüyor ama Tilera’nın çözümü kendisine has bağımsız sistemlerde de kullanılabildiği için daha işe yarar bir çözüm.

Java yongaları gelecek mi? 🙂

Elbette burada BYTE’ın yanılmıyorsam 1996’da kullandığı bir kapaktaki konuyu paylaşmazsam olmaz. Java dili, sanal makine üzerine çalışan ve bu sebeple her türlü platformda neredeyse hiç müdahale gerektirmeden çalışabilen bir sistem. Bununla ilgili hazırlanan kapak konusu muhtemel Java yongalarını konu alıyordu. Yani Java uygulamalarını kendisi işleyerek sistemdeki yükünü azaltacak bir şeylerden bahsediyoruz. Dile kolay 13 sene geçmiş, bilgisayarlarda adanmış Java yongaları yok fakat en azından bilişimciler uygulamalara yönelik hızlandırıcıları hızla keşfediyor ve bunların önemini daha iyi anlıyor.

Nvidia neyle yaşar?

Yıl bienal yılı olunda insan konuya gönderme yapmadan duramıyor. Aslında önceki yazımda bu konuya da değinecektim ama, lafı fazla uzatıp sizi sıkmamak için daha fazla yazmaktan kaçındım. Konumuz yine ana işi grafik yongası tasarlamak olan Nvidia. Yahu sen de taktın Nvidia’ya, demeyin; zira bu defa Nvidia’nın iyi yaptığı işlerden biraz bahsedeceğim. Gerçi bunların ne kadar işe yaradığı veya ne kadar iyi konumlandırıldığını görmek ve rakibe karşı ne getirileri olduğunu anlamak, önceki yazıda çizilen kara tabloyu fazlasıyla dağıtabilir ve sizi Nvidia tarafına yatırım yapmak konusunda dürtebilir.

nvidia_geforcewithcuda_logo

Nvidia’nın şu sıralarda birini iyi yaptığı diğerini de iyi sattığı iki işi var. Bunlardan birisi CUDA diğeri ise PhysX. Özetle, CUDA, Nvidia’ya özel bir yazılım geliştirme arabirimiyle (API) kullanılan genel amaçlı grafik işlem birimi (GPGPU, general purpose GPU) uygulaması ve kendisine destek veren yazılımlarda işlem yükünü işlemciden alarak ekran kartı üzerinden çalıştırıyor. PhysX ise kerameti kendinden menkul bir fizik motoru uzantısı. Hangisi hakkında daha olumlu düşündüğümü anlamışsınızdır.

CUDA ve Tesla

Nvidia’nın CUDA sistemi neredeyse mükemmel çalışıyor. Her seviye ekran kartının kullanabildiği CUDA sistemi, ekran kartındaki akış işlemcilerini (stream processor) başka işler için de kullanıyor. Rakibi olan ATI Stream‘e göre en büyük üstünlüğü ise şüphesiz yaygınlığı. Şöyle ki, ATI Stream teknolojisinden genellikle bir serideki üst modeller faydalanabiliyor. CUDA ise neredeyse her üründe kullanıma hazır. Kendimden biliyorum; Acer Timeline 3810T kullanıcısıyım ve bu alette Avivo Video Encoder‘la ATI Stream özelliğini kullanamıyorum. Halbuki bağımsız bir ekran kartı olan ATI Mobility Radeon HD 4330 kullanıyorum.

Forza Tesla!

Elbette endüstrideki desteği iyice kuvvetlenen Nvidia, CUDA’yı daha işlevsel biçimlere sokmak konusunda gecikmedi. Ünlü mucit ve teknolojinin bugüne gelebilmesindeki en önemli insanlardan olan Nikola Tesla‘nın ismini verdiği Tesla kişisel üstün bilgisayarlar da CUDA’nın nimetlerinden sonuna kadar faydalanıyor.

nvidia_tesla_kart

Tesla sistemlerinde kullanılan bir kart

Teknik olarak Tesla sistemi, görüntü çıkışı olmayan ekran kartlarına matematik işlemleri yaptırıyor ve koşut veri işleme mantığını sonuna kadar kullanıyor. Aldığı destek derken, sadece son kullanıcıya hitap eden video dönüştürücülerden bahsetmiyoruz. Örneğin Maya gibi uzmanlarına yönelik bir üç boyutlu tasarım yazılımı için bile hızlandırıcılar var. Tabii sadece CUDA olarak değil, Tesla kutularını da hemen bu yazılımlar için üretilmiş eklentilerle veya yazılımların özel sürümleriyle kullanmanız mümkün. Sonuç: İşlemcileri ezen bir iş gücü artışı, hem de aynı gücü sağlayabilecek işlemcileri barındıran sistemlere kıyasla çok daha dar bir alanda…

Fiziksel üstünlük var mı?

Oyunlarda bulunan fizik motorları, Nvidia’nın satın aldığı Ageia‘nın PhysX‘inden de önce vardı. Özellikle, yine Intel’in aldığı ve çok geniş bir kullanıcı ve destekçi ağına sahip olan Havok‘la arasında görünüşte (gösterilende) çok fazla fark olan PhysX, uzunca süredir kendisine has bir kartla değil, Nvidia’nın bir sürücü eklentisi gibi, CUDA teknolojisinin bir uygulaması gibi çalışıyor. Havok‘tan daha fazla ne sağlıyor bilemiyoruz ama PhysX sistemini işlemci üzerinden çalıştırmaya çalışırsanız, sistem sürünmeye başlıyor. Belki de sorun Nvidia’nın PhysX sistemini sadece ekran kartında çalışacak şekilde iyileştirmesidir. Bunu elbette bilemiyoruz.

asus_physx_card

Eskiden PhysX için özel kartlar vardı, yaa.
Hem de ister PCI (
bunun gibi), ister PCI Express...

Elbette henüz kimse kalkıp “Havok neyinize yetmiyor” demedi veya diyemedi. Oyunlarda ayrı fizik motoru gereksinimini tartışmaya açacak derecede sadelikçiyim ama kullanana da neden kullanıyorsun arkadaşım, diyemem. Eğer PhysX sistemini kullanacaksanız, iyi bir ekran kartınız varsa yanına bir de 9500GT gibi bir kart alın ki performans kaybı yaşamayın. Unutmayın, öyle havadan bir performans kazanımınız yok. Ekran kartınızın bir kısmı kendisini PhysX işlemlerine veriyor.

Özetlemek gerekirse…

Nvidia’nın elinde bulunan CUDA’nın neden başarılı olduğunu anlattım. Nvidia şu an birçok noktada GPGPU uygulamasında yaygınlık anlamında önde. DirectX 11 ile yaygınlaşmasını umduğum OpenCL ve DirectX içindeki Compute Shader bu işlerin bir ortak paydada buluşması için önemli bir fırsat gibime geliyor. Zira, oyunların ek özelliklerini tek bir markaya kilitleyip işin içinden çıkabilirsiniz. Örneğin PhysX yerine Havok kullanılsa kimse ölmez. Ama yüksek performans gerektiren büyük uygulamalarda marka hakimiyeti kurulması, bir kısmı sevindirirken diğer kısmı feci şekilde üzecektir. Kimse de bunu göze almayacaktır. Alan alır tabii ama sol kulağı da feci çınlar.