HP DeskJet Ink Advantage 2060 incelemesi

Mürekkep püskürtmeli yazıcılar düşük ilk maliyet ve sonrasında süründüren kartuş masrafıyla kötü bir üne sahipler. Sadece birkaç sayfa yazmak için bu kadar külfete katlanmak istemiyorsanız HP DeskJet Ink Advantage 2060 ürününe bir göz atın derim.

 

Mürekkep püskürtmeli yazıcıları çekici yapan şey elbette baskı kalitelerine nazaran ilk maliyetlerinin düşük olmasından başka bir şey değil. Özellikle de ilerleyen teknoloji sayesinde çok ince ayrıntıları ve tonlamaları en niteliksiz kağıt üzerinde bile muhteşem düzeyde yapabiliyorlar. Tabii bu işin sonraki maliyeti kartuş masrafıyla birlikte artıyor zira esas baskı teknolojisini barındıran ve yazma işini mürekkebi kağıda damla damla püskürtmekte olan parça kartuşlar.

Kartuşların sarf malzemesi olarak alındığında fiyatlarının sıfır yazıcıya denk geldiği zamanları da gayet iyi bilenler olacaktır. Açıkçası bu maliyet hâlâ yüksek sayılır, fakat herkesin muhteşem fotoğraflar bastırmak için yazıcı almadığını anlayan birileri de var. HP’nin ekonomik yazıcılarından DeskJet Ink Advantage 2060‘ı yaklaşık on gün boyunca kullandım. Ürün giriş seviyesi bir mürekkep püskürtmeli yazıcı ve aynı zamanda üzerindeki tarayıcıyla birlikte tarama ve bilgisayara bağlı olmadan fotokopi çekme özelliklerini sunuyor.

 

 

Yazma ve tarama yeteneği

Bu ürünün ~120 liralık fiyatına ve birazdan söyleyeceğim kartuş maliyetine göre değerlendirilmesi taraftarıyım. Elbette etrafta bulabileceğiniz en iyi veya en hızlı yazıcı bu değil. Sayfanın niteliğine göre 5-8 saniyede alınan baskılarda  ve daha uzun süren (20 civarı) renkli baskılarda kalite kabul edilebilir düzeyde. Renksiz baskıda gradyen tonlamalar lazer yazıcılara göre daha yumuşak, ama bu yumuşak geçiş siyaha yaklaştıkça (haliyle) yoldan çıkabiliyor.

 

Testlerden biri sırasında burada görebileceğiniz görüntünün yüksek çözünürlüklü olanını kullandım. Aşağıdaki tabloda en alttaki gri tonlamada 9 ve 10 arasındaki fark varsayılan baskı kalitesinde bile (az buçuk, zaten fark pek az) anlaşılabiliyor. Aynı görüntüyü bastırdıktan sonra fotokopiyle çoğalttığımda ise elbette araya giren analog dönüştürme işleminin izlerini gördüm. Standart bir fotokopi makinesinde de görebileceğiniz tarama doğrultusunda oluşan gradyenler buna bir örnek. Günü kurtarır mı? Elbette.

DeskJet 2060‘ın tarama yeteneği kısıtlı da olsa arşivleyeceğiniz belgeler ve OCR işlemleri için yeterli niteliği tutturmakta sorun yaşamadım. En nihayetinde ilk etapta fotokopi işlevi için eklenmiş bir tarayıcı hakkında konuşuyoruz. Muhteşem  renk üretimi veya film/dia tarama işlevlerini beklemeyin. Ev ve ofiste gündelik işleriniz için yeterli olacak bir tarayıcı olduğunu söyleyebilirim; ama makul hızlarda baskı almak istiyorsanız lazer yazıcı veya fotokopi makinesi kalitesini beklemeyin.

 

Kartuş sudan ucuz

 

Gelelim ürünün güçlü yanına: Kartuş ve maliyetler. Üründe (aşağıda Bumblebee ile poz vermiş şekilde görebileceğiniz) iki adet kartuş var. Bunlardan birisi siyah (CMYK sistemindeki K) diğeri ise CMY bir arada (renklerin geri kalanı). Kartuşların her biri 20 liranın altında fiyatlara satılıyor. Yazıyı yazarken baktığımda internet üzerinden kartuşların 9,12 USD + KDV fiyatla (CMY ve K) temin edilebildiğini gördüm. Ürünle gelen kartuşlar tam dolu olarak kutudan çıkıyor ve standart siyah metin basmanın sayfa başı maliyeti kâğıt ve elektrik hariç 4 kuruş civarında hesaplanıyor (bir kartuşla 400 sayfanın üzerinde metin basıldığı söyleniyor, bunu denemedim).

 

 

Sonuç

 

Amiyane tabirle almayanı dövüyorlar ayarında bir fiyatla ve baskı maliyetiyle gelen HP DeskJet Ink Advantage 2060, ev ve iş kullanımında temel ihtiyaçlara maliyetsiz ve basit çözümler arayan kullanıcılar için uygun bir çözüm.

 

Çok yoğunuz, bildiğiniz gibi değil

 

Bu sabah Blizzard tarafından internet tabanlı oyunlarının operasyon merkezi (bu tabirlerime hastayım) olarak kullanılan Battle.net’in ana sayfasına ulaşmak isteyenler şöyle bir uyarıyla karşılaştı:

 

En azından oyuncuların hesaplarıyla ilgili işler yapması mümkün; ama örneğin Armory gibi hizmetler çok fazla kaynak tükettiği için şimdilik durdurulmuş vaziyette. İnsan düşünmeden edemiyor, kaynağı neredeyse sınırsız olan Blizzard bile bu ölçekte bir sistemde bu tür önlemler almak zorunda kalıyorsa küçük ve orta ölçekli internet temelli hizmet satan kurumlar kim bilir nelerle cebelleşiyordur. Küçük ölçekte zamanında ben de bu sorunlarla uğraştım, iki beden büyüğünü tahayyül ederken korkuyorum.

 

 

 

Bilgiyi saklamak kolay mı sanıyorsunuz?

 

Malumunuz, bir soruşturma için memleket sathında yazılmış ama yayınlanmamış bir kitap “örgütsel belge” olarak adlandırılıp toplumdan köşe bucak kaçırılıyor. En azından bende oluşan kanaat bu. Elbette işin “dijital belgenin nüshalarını toplayıp imha eden” polisler gibi komedi unsurları da konuyu daha eğlenceli hâle getiriyor. Aslında beni ilgilendiren kısmı da bu.

Haberlerde bahsi geçtiği şekilde aktaracak olursak bir gazete, bir yayınevi ve bir veya birkaç gazetecinin evi basılarak taslak halinde olan bir kitap toplatılıyor. Tabii bu toplatma işi biraz değişik: Fiziksel varlığı olmayan bir şeyi toplatmak fiiliyle ilişkilendirmek mümkün olamaz. Yani çok yanlış bulduğumdan demiyorum, teknik imkânsızlıklardan bahsediyorum. Dijital bir belgenin onlarca kopyasını çıkartmak, belgeleri gizlemek, çeşitli sistemlerle varlığının sürmesini sağlamak ve benzeri konular çok kolay. Elbette bu işleri kovuşturan kolluk kuvvetlerinde de bu işten anlayan birileri vardır velâkin bilginin yayılmasını engellemek çok zordur.

 


Bu bir şifreleme makinesi. Yakında her şeyimizi bunun 21. yüzyıldaki

benzerleriyle yapmaya başlarsak şaşırmayın. Fazlaca takip ediliyoruz.

 

İşin hukukî boyutunda ise bu tür durumlar iletişim özgürlüğüne tecavüz boyutuna geldiği için birilerinin dur diyeceğini beklemekten başka çare yok gibi görünüyor. Sonuçta  sistemler hangi amaca hizmet ettiklerine göre değer kazanırlar; güvenlik kamerasıyla insanları fişleyebilirsiniz veya sadece bir sorun olduğunda başvurmak için kayıt yapabilirsiniz. Burada vatandaşın devlete güvenmek ve onu denetleyecek sistemleri talep etmekten başka şansı yok gibi görünüyor.

 

Bu noktada internette rastladığım önemli bir vurguyu da eklemeden geçmek istmiyorum: Bir ünlünün pornosu olsa herkeste kolayca bulunurdu ama bir kitabı bulmak mümkün değil. Garip bir ülkede yaşıyoruz.

 

 

 

Bilgisayarlar nelere dayanıyor, haberiniz yok!

Bugün Lenovo’dan dizüstü bilgisayarlarıyla ilgili bir bülten geldi. Bilgisayarların ne kadar dayanıklı olduğunu anlatan bu bültende birkaç eksik var.

Lenovo tarafından yapılan açıklamada CES  2011 kapsamında fuar ziyaretçilerinin gözü önünde ThinkPad serisi dizüstü bilgisayarlara yapılan işkence testlerinden bahsedilmiş. Bu testler arasında kapağın 30.000 defa açılıp kapanması, bilgisayarın üzerine 40 kg ağırlık koyulması ve su altında bekletilmesi var. Ayrıca biliyoruz ki, bu testlerden en sevileni, aşağıda gördüğünüz sahnede gerçekleşen, sütlü kahve ile yapılanı. Tabii ziyan olan kahveye üzülmek yerine hayatta kalan bilgisayara seviniyoruz.

Tabii Lenovo eksik yazmış: Dayanıklılık konusunda birçok rakibini kolayca saf dışı bırakabilecek, Sony’nin en tepe serisinden bir ürünü bile bir buçuk senede, tamamen doğal yöntemlerle, herhangi bir düşme veya çarpmaya maruz kalmadan veya içine bir şeyler dökmeden haşat etmeyi başarmış birisi olarak bir seneyi aşkındır oyun makinesi olarak kullandığım IdeaPad Y550‘nin hâlâ hayatta olduğu söylense daha da etkileyici olabilirdi.

 

Eh, en nihayetinde bu testler bilgisayarın önlem alınmış özelliklerini sınıyor, benim durumumda ise gerçek dünya testi söz konusu. 🙂 Tabii bu işin esprisi. Özellikle evvelki bilgisayarımla yaşadığım sorunlardan (ekranın bir yılda üç kere gitmesi, doğru düzgün tamir edilememesi) sonra, Lenovo ürünleri tam bir ilaç durumunda.

 

 

Yazıyı okurken bu sayfadaki açıklamaları dikkate alınız!

 

Tablet kime gerekir?

Herkesin tartıştığı, Apple bağnazlarının daha da alevlendirdiği tablet meselesine pek fazla gözardı edilen tarafından bakmak lazım: Gereklilik.

Steve Jobs’un iş konusundaki dehasını küçümseyecek değilim. Kendi kurduğu şirketten kovulan, sonrasında (arada) Pixar ve Next’i kurup tekrar koltuğuna döndüğü gibi iPod çılgınlığını başlatan Jobs’un her sözü bir pazarlama dersi gibi dinlenmelidir. Elbette iPad ve iPad 2 tanıtımlarında yaptığı konuşmalar da oldukça ikna ediciydi; hepimizin bir tablete (hatta sadece iPad’e) ihtiyacı var!

Özellik kadar sunum da önemlidir

Teknik üstünlük her zaman ürünü sattırmaz. Öyle olsa OS/2 ölmez, tek kullanıcı dostu *nix sistem MacOS olmaz (evet GNU/Linux kullanan birisiyim ama maalesef farklı farklı derlemeleri de olsa hâlâ MacOS’a biraz uzak) papatyalar solmaz… falan filan. Pazarlama da burada devreye giriyor aslında. iyi ürünü en iyi yapan şey bu küçük dokunuş. Apple ürünleri de, her ne kadar benim gözümde satıcısı sahibi olarak kalsa da, çok başarılı. Bu katma değer?!? ve Steve Jobs’un ürünlerine yıllardır yansıyan ikna kabiliyeti bir araya gelince herkes “bir tablet de ben alacağım” derdine düştü.

 

 

Üretim ve tüketim yaklaşımı

Tabletler, veriye erişim sırasında kullanılmak için üretilmiş şeyler. telefonun ekranını siz görebilirsiniz ama birkaç kişi belirli bir şeyi izlemek, değerlendirmek veya tartışmak istediğinde bir cep telefonuyla yapabileceğiniz şeyler sınırlı. Oyun oynamak, bilgiye erişmek, kısa mesajlar göndermek için tablet, yanında kocaman bir bilgisayar taşımak istemeyenler için biçilmiş kaftan. Yani bilgi üretmek değil tüketmek (erişmek de diyebiliriz, daha kibar) için herhalde tabletten daha iyisi yok. Tamam pil ömürleri elektronik kitap okuyucular kadar değil ama en nihayetinde renkli, büyük, şık ve çekici olduklarını söyleyebiliriz.

Veri üreten insanlar için ise insan arayüz aygıtlarına sahip olmamaları ve bağlanabilirlik seçeneklerinin kısıtlanması nedeniyle  tabletler pek fazla işe yaramayabilir. Eminim dokunmatik klavyeyle birkaç bin vuruşluk kısa bir makale bile yazmak istemezsiniz. Harici klavye ve işaretçi (fare ve benzeri şeyler) çözümleri elbette var ama yanınıza eklediğiniz yükten sonra hafif dizüstü bilgisayarlar ve tablet arasındaki yük farkını kapanacağı için bu noktada mantığı sorgulamak gerektiği kanısındayım.

Kendi adıma, geldiğim şu noktada, ne yapacağım ben tableti diyorum. Belki bir gün işime yararlar, kim bilir.

 

 

Microsoft, yaz saati saçmalığı hakkında açıklama yaptı

 

Cepte olsun bilgisayarda olsun her türlü işletim sistemi ülkelerdeki yaz saati uygulamalarını bilir ve buna göre zamanı kendiliğinden ayarlar. Tabii burası Türkiye, yok öyle! Birileri çıkar yaz saatinin uygulanacağı güne sınav koyar, herkesin aklı şaşar.

Ülkemizde bu hafta sonu yapılacak YGS’yi bile bile yaz saati uygulamasının başlayacağı güne denk getiren siyasi idareye ne desek elbette az kalacaktır. Neyse terbiyemizi bozmadan cem-i cümlesine hayırlı işler diliyoruz. Peki cepten bilgisayar tüm işletim sistemlerimizde bu durum nasıl sıkıntılara sebep olacak? Açıkçası bunu kestirmek güç ama yaşanacak karmaşaya karşı Microsoft, Windows tarafında ne yapabileceğinizle ilgili bir açıklamada bulundu.

Geçici önlemler paketi

Bununla ilgili acil bir yama yayınlanır diye bekliyordum ama akıl ve fikir sahibi Microsoft benden daha mantıklı düşünüp konunun oyuncak haline getirilemeyecek bir mesele olduğunu vurgularcasına sadece bir öneri yayınlamakla yetindi. Düzeltme: Microsoft konuyla ilgili tercihe bağlı bir yama da yayınlayacak ama bu yamanın yükleme zorunluluğu olmayacağından ayrıntılı bir açıklama da yaptı:

10 Mart 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 2011/1474 Sayılı Bakanlar Kurulu kararına göre 2011 yılının yaz saati uygulaması, Türkiye’de 27 Mart 2011 Pazar gününü 28 Mart 2011 Pazartesi’ne bağlayan gece saat 03.00’ten itibaren saatlerin 1 saat ileri alınarak yapılması ile gerçekleştirilecektir.

Dolayısıyla dünya genelinde 26 Mart 2011 Cumartesi gününü 27 Mart 2011 Pazar gününe bağlayan gece saat 03:00’de yapılması planlanan saatlerin 1 saat ileri alınması işlemi bir gün ertelenmiştir.

Microsoft olarak, Windows 7, Windows Vista istemci işletim sistemleri ile Windows Server 2008 ve Windows Server 2008 R2 sunucu işletim sistemleri için çözüm önerileri hazırlamış bulunuyoruz.

Microsoft’un girizgâhını bu şekilde yaptığı öneriler için hazırlanan sayfada yazının devamını bulabilirsiniz. Öyle memlekete böyle çözüm şeklinde değerlendirilebilecek açıklama aslında pek bir şeyi çözmüyor yama ile işi otomatik olarak halledebilirsiniz.. Görünüşe göre en kötü ihtimalle bir iş günümüzü olduğundan farklı yaşayacağız.

 

Not: İş ve baş ağrısının yanında sunulan çözümleri yarım gözle okuyunca hata yapmam kaçınılmaz olmuş. Düzeltme için Barış Nevres’e teşekkürler.

Pixar’ı alan bunu da aldı

 

Mart ayının başlarına doğru gelen bir haber işi yakından takip eden arkadaşlar için çok heyecan verici bir gelişmeyi duyurmuştu. Animasyonlar anlamında kendisini ispat etmiş Pixar’ın Disney tarafından satın alınması çok da garip karşılanmamıştı. Tamamen animasyon (Toy Story) veya animasyon destekli canlı filmlerin (Transformers) çıkardığı işler yabana atılacak cinsten değil. Yeni gelişme ise biraz daha web standartlarına ilişkin bir haber.

Rocket Pack’i ilk HTML 5 Facebook oyunu olan Warimals ile büyüklerin ilgisini çekmiş bir geliştirme arayüzü. Aslında bu tür sistemlere HTML 5 oyun motoru diyorlar. Yani gelişmiş bir HTML + JavaScript kütüphanesi. Oyun geliştirme amacı taşıyanların işlerini kolaylaştıran ve sıfırdan yazılacak binlerce satır kodu yazmak yerine projenin kendisine yoğunlaşmalarını sağlayacak bir şey.

Kavuştuğu haklı ünden sonra Disney tarafından satın alınan Finlandiyalı Rocket Pack, Disney kahramanlarının oyun olarak hayatımıza girmesini hızlandıracak teknolojiye sahip. Şimdi geriye Disney’in bu teknolojiyi nerede ve nasıl kullanacağını görmek kalıyor.

 

 

PC World’ün yeni sayısı çıktı

 

Arkadaş buraya dergi reklamı görmeye gelmedik, diyebilirsiniz velâkin buradaki konular haricinde köşe yazarlığı yaptığım ve yazarlığımın ikinci ayına ulaştığı bir yayın daha mevcut: PC World Türkiye.

 

PC World’deki Olay Yeri İnceleme isimli köşemde bu ay internet kültürü ve sosyal medyanın halk hareketlerinde ne kadar işe yaradığı konusu önemli bir yer kaplıyor. Bunun yanı sıra elime ulaşan ilk Wireless USB ürünün incelemesi de köşe yazımın içinde mevcut. Dergideki konulara aşağıdaki kapaktan göz atabilirsiniz. Bunun yanında görüş ve önerilerinizi berkinb-at-gmail-com adresinden bana ulaştırmanız mümkün.

 

 

 

 

Çanlar Nokia için çalıyor

Tam olarak ne yapmaya çalıştıklarını anlamak güç de olsa kendisinin bir internet şirketi olduğunu iddia etmeye başlayan, esas parasını donanımdan kazanan ve hasbelkader en uzun süre belirli standartlar dahilinde kullanıcı ve geliştiricilerin gözdesi olmuş bir işletim sistemini yazan şirket olarak bir kişilik bunalımı yaşanması Nokia için kaçınılmazdı. Elbette bu durumu geçen sene sorsanız ben bile lafı buradan açmazdım ve şurada gevelediklerime benzer şeyler söylerdim. Fakat Nokia’nın son çılgınlığı ipsiz bungee jumping yapmaya benziyor.

Olli-Pekka Kallasvuo‘nun yerine Microsoft’tan gelen CEO’nun Nokia’da ciddi bir şeyler değiştireceğini tahmin etmemek garip olurdu. Velâkin geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen CEO değişimi sonrasında şu sıralarda gün yüzüne çıkan gelişmeler biraz kafa karışıklığı, üzüntü/sevinç ve “ne olacak bu Nokia’nın hâli” vaziyetlerini üretmeye başlamış durumda.

Soğuk sularda son durumlar

Nokia ve Microsoft tarafından yapılan bir açıklamada (kendi tarzımla özetlemem gerekirse, ki gerekir) Symbian’ın pabucunun dama atıldığı, MeeGo’nun ipinin çekildiği, bundan sonra Windows Mobile 7 ile başlayarak Nokia telefonlarının Microsoft ile ortaklaşa oluşturulacak WinMo temelli bir platformda sunulacağı, üvey evlat muamelesi göreceğinin söylendiği Symbian işletim sistemiyle üç beş tane daha telefon satılacağını ve bu platformu lisanslamaya devam edeceklerini belirten firmalar kır düğününü ve halay çekme kısmını Mobile World Congress‘e bırakarak ortamdan ayrıldılar.

Fotoğraf: gsmarena.com

Görünüşe göre, ihtirası sağır sultan tarafından bile duyulmuş olan Steve Ballmer‘ın “Nokia’yı alın!” cümlesinden sonraki en iyi ikinci (yine de gayet iyi, yanlış anlamayın) senaryo sahneye konmuş, destekçilerini kaybeden Windows Mobile, yeni .Net geliştirme ortamının yeteneklerini geniş geniş değerlendirebileceği bir üreticiyle kazan-az kazan dengesine kurulu bir ilişkiye başlamış vaziyette. Ne diyelim, tebrikler. Hisse almadan da firma ele geçirilebiliyormuş.

Ne içiyorlarsa bana da…

Zamanında iki adet basılı derginin yayın yönetmeni birbirilerine kim daha çok satıyor diye spor amaçlı sataşırken gündemde uzun süre kalan ve haklı bir şöhrete sahip olan “bu yazıyı yazarken ne içiyorsa bana da göndersin” kalıbı yerli yersiz tekrar aklıma geliyor. Nokia yönetimi böyle bir karar alırken elbette Symbian stratejisinde yapılan hataların cezasını Kallasvuo’ya kesmiş, yerine başkasını getirmişti. Yeni gelen Elop önderliğindeki yönetimin Symbian’da kaçırılan fırsatları Windows Mobile ile sıfırdan kovalanacak fırsatlara çevirmesi büyük bir meziyet değil. Şu noktadan sonra Windows Mobile’ın Exchange Server için servet ödemeyen kurumlar tarafından da “donanım üzerine fazladan birkaç yetenek ekleyecek” niteliğe ulaşmasını (belki BlackBerry örneği kısmen geçerli olabilir) ve günü kurtarmak yerine uzun vadeli ve birbirini izleyerek yazılımsal mirası sürekli geliştirebilecek standartlarda bir platforma dönmesini ummaktan başka çare yok.

Unutmadan, Nokia zamanında satın aldığı Trolltech firmasının geliştirdiği Qt kütüphanelerinin turşusunu kurmayacaksa bir zahmet kamuya açsın. En azından KDE geliştiricileri çift lisans modeli yerine tamamen GNU GPL lisansıyla psikolojik olarak biraz daha rahatlar.

Altı yaprak üstü bulut

Son zamanların en gözde konusu olan bulut bilgi işlem her ne kadar “dosyalarıma her yerden erişiyorum” kısmında takılıp kalmış gibi görünse de yakın vakitte, internet altyapısı izin verirse, daha farklı hizmetlerin kiralanabilmesini kolaylaştıracak. Önündeki engeller, kafada kalan sorulara verilebilecek birkaç cevabı özetleyeyim.

Bulut bilgi işlem konusu her ne kadar yeni gündeme oturmuş olsa da en ilkel uygulaması olarak “e-postalarımızın internet üzerinde durması” kavramıyla, farklı bir isimle hayatımıza girmiş bir şey. Elbette o zamanki adı, özellikle veri depolama alanının sadece e-posta ile ilişkilendirilmesi sebebiyle, internet tabanlı e-posta olarak anılmış, “bilgisayara indirilebileni yok mu bunun?” soruları arasında hakir görülmüştü. Tabii şimdi geldiğimiz nokta her şeyi tarayıcı vasıtasıyla halletmek ve gerekirse bulutta duran bilginin bir kısmını (bakınız: Offline Gmail) bilgisayarda tutabilmek. Hatta mümkünse her türlü yazılı belgeleri, fotoğrafları istediğimiz kişilerle istediğimiz ölçüde paylaşabileceğimiz ve yetki atamaları yapabileceğimiz biçimde internet üzerinde tutmak sağlam bir akım (kaç amper, ölçemedim ama) olarak kabul ediliyor.

Sığlık ve derinlik

Elbette herkes anlasın diye bulut bilgi işlem olduğundan daha sığ örneklerle açıklanabiliyor. E-postaların, fotoğrafların ve diğer belgelerin her zaman erişim için internette bir yerlerde durması, şirket ağının dışarıya açılması, ayrıntılı yetkilendirmeler, cep bilgisayarlarının dizüstü bilgisayar açmadan büyük oranda iş hayatını devam ettirtebilecek niteliğe ulaşabilmesi… Daha çok örnek sayılabilir. Elbette tek bir erişim aygıtına (evdeki bilgisayar,  telefon v.b.) bağlı kalmama çok güzel bir özellik velâkin daha fazlası verilebilirken bu kadarla yetinmek neden?

Bulut bilgi işlem teknolojisi kullanıcıların bilgi işlem maliyetlerini farklı alanlara daha verimli şekilde kaydırma imkânı sunuyor. Örneğin size belirli bir miktarda performans sağlayacak bir donanım sisteminiz var; tamam çok güzel. Ya yükseltme yapmanız gerekirse ne olacak? Eskisini at, yenisini al… Çok mantıklı gelmiyor. Ne demeye çalışıyorum, açıklayayım.

Satın alma, kirala

Bulut bilgi işlem, kullanıcılara işlem gücü de sağlayabilecek bir teknolojik ilerleme anlamına geliyor. Örneğin, basite indirgeyeyim, işiniz video işleme olsun. Standart PAL çözünürlüğündeki videoları işlemeye yetecek kadar bir performansa sahipsiniz. Peki acımasız Full HD videolarla uğraşmaya başladığınızda ne yapacaksınız? Elbette size yardımcı olabilecek daha fazla işlem gücü kiralayacaksınız. Bütün işinizi özel bir işletim sistemi ve ağ iletişimiyle uzakta, hiç görmediğiniz bir yerde, istedikleri kadar gürültü çıkartıp elektrik faturası kabartan ama sizin asla haberiniz olmadığı dev bir sunucu çiftliğine yaptırdığınızı ve önünüzde ise basit bir kutu, bir monitör ve giriş aygıtları olduğunu düşünsenize… Hayal gibi ama bir sonraki işletim sistemi devrimi bundan başka bir şey değil.

Güvenlik ve pimpiriklilik

Şu hizmet satın alma ve dosyaların bulutta durması gibi kavramlarla birlikte gelen güvenlik sorusu da birçok kişinin aklına düşmüştür. Elbette teknolojinin ilerlemesinde önemli bir kilometre taşı olan bulut kavramı birçok kullanıcının gönüllü olarak elindeki bilgiyi üçüncü şahısların denetimindeki sunuculara göndermesini öngörüyor. Özel hayatın gizliliği konusunda “ulan her yerde kamera var, helâda bile takip edecekler” şüphesiyle yaşayan insanların iş sayısal bilgiye geldiğinde bu kısmı görmezden gelmesi garip. En azından giriş seviyesi bir şüphecilikle ara sıra da olsa mırın kırın etmelerini beklerim. Elbette, güvenliğini sonuna kadar sağlayabilecekse, kişilerin kendi sunucularını kurup yönetmesi ve üzerinde çeşitli hizmetler çalıştırabilmesi güzel olacaktır. Bununla uğraşamazsanız Google’a her şeyinizi teslim etmekten imtina etmek anlamsız. Verin gitsin. Size böyle diyorum ama ben kendi adıma kendi sunucumu yönetmeyi deneyebilirim.

Firmalar boyutunda ise kendi oluşturdukları özel ağ ve sunucular üzerinden çalışan uygulamaların güvenliğini sağlama kısmı ağırlık kazanıyor. Her ne kadar kullanıcı tarafında firma tarafından uygulanacak üst düzey şifreleme algoritması birçok sorunu bertaraf edecek gibi görünüyorsa da verilerin ulaştığı noktada (kişisel bilgisayar, tablet, telefon, neyse ondan) başka sorunlar ortaya çıkması muhtemel. Elbette dizüstü bilgisayarını tren garında unutan MI:6 ajanlarından biraz daha dikkatli olmak ve disk şifreleme konusuna birazcık da olsa önem vermek her şeyi çözebilecek güce sahip.

Madem buraya kadar geldik, yazıyı sazlı sözlü bitirelim. Konuyla ne kadar ilgili olduğuna siz karar verin. In Flames‘ten gelsin: Cloud Connected.