Posts Tagged ‘intel’

Yıllar sonra masaüstü bilgisayar yapmak

Pazartesi, 2012.05.21

 

İşim gereği yıllardır işe güce de yer yer kullandığım bilgisayarlarım sadece dizüstü oldu. İş yerlerimde kullandığım masaüstü sistemler vardı ama çantaya atıp istediğim yere götüremediğim bilgisayara bilgisayar demiyordum. Biraz hastalıklı ve maliyetli bir zihniyet elbette ama hayatı kolaylaştırdığı konusunda  diyecek bir şey yok. Sonra ne mi oldu? Oyun oynayasım geldi…

 

 

Açıkçası hem yüksek performansa sahip olan hem de taşınabilirlik sınırları içinde kalan bir bilgisayarım vardı. Şu an hâlâ kullandığım dizüstü bilgisayarım Daito işlemci olarak şahane, grafik işlemcisi açısından da orta seviye sayılabilecek bir makineydi. Fakat Frostbite 1.5 oyun motorunu kullanan Battlefield Bad Company 2 oyununda bile düşük çözünürlükte ağlıyordu. Açıkçası sadece World of Warcraft oynamayacağımı idrak ettim ve canım sıkılmaya başladı. Bu sıkıntıyı da bir şekilde çözmüş bulunuyorum.

Kocaman kasalardan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Bu nedenle bir InWin Dragon Slayer kasa içinde microATX standardında bir ana kart kullanarak bu sistemi oluşturdum. İsmi de bu kasadan ve oyunlardaki hikaye unsuru canlılardan geliyor: Ejderkesen!

 

Merhaba Ejderkesen!

 

Ana kart: Gigabyte Z77M-D3H

Müthiş bir ana kart değil, microATX olması elzem özellikleri barındırması (SATA 3.0, USB 3.0 ve ilgili işlemci desteği) zaten sınırlı olan havuzdan bunu seçmemle sonuçlandı. Akşam 7’de bilgisayar parçaları satan bir yere gidip sabaha birleştirilip kadar çalışacak o bilgisayar gazındaysanız olur böyle şeyler. Memnunum, işimi görüyor. Hız aşırtma yetenekleri müthiş değil. Bununla birlikte işlemci için en yüksek TDP ayarı yapmanıza ve her türlü frekansla oynamanıza izin veriyor. 33’ten 35 çıkardığım “olağan vaziyet” çarpanı ve Intel Turbo Boost çarpanı ayarlarımı sorunsuz çalıştırıyor. İşlemci tek çekirdek devredeyken 4,3 GHz’e kadar çıkmak üzere programlı. Teklemeden çalışıyor.

 

İşlemci: Intel Core i5 2500K

Söyleyecek çok söz yok, sanırım kendi fiyat aralığındaki en makul işlemci. K eki çarpan kilidinin olmadığını gösteriyor. 3,3 GHz’den 3,7 GHz’e kendi kendine çıkabiliyor; fakat el ile 4 GHz yapmayana iyi gözle bakmıyorlar genelde. 🙂 Bir senelik bir işlemci ama alınır mı derseniz alınır.

 

Bellek: Kingston HyperX 4 GB 1600 MHz CL9 (x4)

Ucuz ve makul bir bellek modülü. Ana kartınız gelişmiş bellek profil desteğine sahipse tek hareketle olması gereken hızda çalıştırabiliyorsunuz. Satıcı size de bana dediği gibi “bu anakart 1333 MHz bellek destekliyor, verimli çalışmayabilir” diyebilir. Dikkate almayın. Evet, başlıktaki x4‘ü doğru okudunuz, 16 GB bellek kullanıyorum. Sudan ucuz. Almayanı dövüyorlar.

 

Ekran kartı: Sapphire HD7770 GHz Edt.

Masaüstünde bir iş yapmadığınızda 3 Watt yakan bir ekran kartı… Basınca da gidiyor. Fiyatına göre yeterli performans, performansa göre makul bir fiyat. Elbette seçenek çok fakat Sapphire’a güvenimiz tam. Frostbite 1.5 ile tüm ayrıntılar açık şekilde 1920×1080 çözünürlükte  Battlefield Bad Company 2 oynatıyor, hastasıyız. Bu kartın soğutucusu Sapphire’ın VaporX’lerinden değil ama saatlerce süren oyun seanslarında bile kesinlikle duymuyorsunuz.

 

Sabit sürücü: Kingston HyperX 3K 120 GB SSD

Oyun makinesi olur da SSD olmazsa tam olur mu? Biraz hızlı; birkaç saniyede açılan veya kapanan, oyunlarda yükleme süresini kısaltan bir ürün. Dizüstü bilgisayarımdaki SATA 2 arayüzüyle ve yeni makinemdeki SATA 3 arayüzü arasındaki farkı bu ürünle anladım, o kadar diyeyim.

 

Optik sürücü: Samsung SH-S222BB DVD-RW

Herhangi bir optik sürücü; zaten nadiren kullanıyorum.

 

Güç kaynağı: InWin Commander 650 W

Daha evvelden test sistemlerinde 1200 Watt değerinde olanını kullanmıştım; tabii arada 3-4 sene geçti. Commander serisi hâlâ taş gibi. Sökülebilir sistem hem iyi hem de dar kasalar içinde yol bulmak biraz zor olduğundan sabır testine dönüşebilir, şimdiden söyleyeyim.

 

Kasa: InWin Dragon Slayer

Bilgisayarımın ismini aldığı kasa. Standart bir ATX kasadan birazcık, markalı makul midi tower kasalardan ise oldukça küçük bir ürün. İçine herhangi bir ekran kartı girebilir (ekran kartının denk geleceği yerin karşılığında disk yuvası yok). İçinde çalışması elbette normal boyutlu kasalar kadar kolay değil. İçinde gelen fanlardan sadece bir tanesi ana karta bağlanabiliyor, dolayısıyla rahat rahat ayar yapmak için bir tane ön panel fan ayarcısına ihtiyacınız olacaktır. Doğrudan güce bağladığınızda fanlar bağırmasa da ciddi bir uğultu oluşturuyor (özellikle onları bastıracak bir ekran kartınız olmadığında).

 

Geri kalan işler


İşletim sistemi olarak, daha evvelden dizüstü bilgisayarıma kurduğum Windows 7 Ultimate işletim sistemini kullandım. Lisanslı yazılımı doğru kullanmak adına dizüstü bilgisayarımı da yeniden kurarak kendi Windows 7 Professional sürümüne geri döndürdüm. Tam bir çılgınlık… Sonra, laf aramızda, dizüstü bilgisayardaki SSD’yi çıkarıp bi mekanik disk taktım, üzerine de biraz kurcalamak için Backtrack 5 kurdum.

 

Sistemimiz Ejderkesen bu. Makineyi geçen ay dizüstü bilgisayarımla kullanmak için aldığım Asus ProArt PA238Q monitör ile kullanıyorum. Monitörün esas uzmanlık alanı renk doğruluğu ve kullanım esnekliği de olsa oyunlarda iyi vakit geçirmemi sağlıyor. Yakın zamanda iki tane 2,5’ten 3,5/5,25, çevirici alıp eskiden kriptolu yedekleme için kullandığım 250 GB’lık diskleri de sisteme ek depolama birimi olarak takacağım. Her şey şahane olacak. Evet, bir fan kontrolcüsü de iyi olabilir belki. Onun haricinde uzunca süre güncelleme yapmaya gerek olmayacak gibi görünüyor.

Dizüstü bilgisayar şahane bir şey ama masaüstünde daha iyi grafik performansını çok daha ucuza almak mümkün. Bu bahaneyle yeniden yaptık mı bilgisayarları iki tane? Hepimize kolay gelsin. 🙂

 

 

 

 

UEFI: Güvenlik ve özgürlük arasında

Perşembe, 2011.10.13

 

BIOS teknolojisi artık eskiyor. Daha kötüsü çağdaş sistemlerle yapabileceklerimiz için yetersiz kalmaya başladı bile. Bu işlerin başında ise işletim sistemi başlatılmadan evvel sisteme müdahale edilebilecek ve ince ayar çekilebilecek bir ortamın eksikliği var. Özetle, bu yakınlarda BIOS teknolojisi rafta tozlu bir yer edinmeye gidecek ve sebebi çok…

 

UEFI olaran adlandırılan nispeten yeni teknoloji otuz yıllık BIOS‘un yerini alacak diye yapılan hesaplarla ilgili bazı rahatsız edici gelişmeler mevcut. Bu gelişmeleri, sistemin mantığını ve BIOS’un tıkandığı noktaları anlattığım bir yazıyı Teknokedi.com geçtiğimiz günlerde yayınladı.

 

UEFI: Güvenlik ve Özgürlük Arasında
Teknokedi.com

SSD kullanırken bunlara dikkat

Pazar, 2011.08.14

 

Yakinen tanıyanlar veya diğer güncemi takip edenlerin bildiğini tahmin ettiğim bir şey var: Uzun zamandır sadece dizüstü bilgisayar kullanıyorum. Bunun birçok sebebi var ama temelde İnternet yayıncılığı günlerinden kalma bir alışkanlık olduğunu söylemeliyim. Olay yerinden makale yaz çiz derken her şeyi taşınabilir sistemime geçirip yola koyulmuş, masaüstü bilgisayarımın parçalarını da arkadaşlarıma çoktan dağıtmıştım.

 

Daito kullanımda

 

Önümüzdeki iki üç sene boyunca bana yeteceğini umduğum yeni bilgisayarımı da kendi kullanımıma uygun hâle getirmek için çeşitli çalışmalar yapmaya başlamıştım. Bu güncellemelerden bir tanesi 6 GB (4 ana karta çakılı +2 GB SODIMM) olarak gelen belleği 8 GB’a yükseltmekti. Sadece profesyonel uygulamalarla o kadar bellek adresleme ihtiyacı olanların, saplantılıların ve sanal makine çalıştıranların ihtiyaç duyacağı bir güncelleştirme olduğu konusunda haklısınız; ben son iki sınıfa da dahilim. Diğeri ise ayıp ve günah olarak adlandırılabilecek 5400 d/d hızda çalışan sabit diskin kurtarılıp 7200 d/d hızında dönen bir Seagate Momentus‘a terfi ettirilmesi işi vardı. Ama bazı sebeplerden çalışmadı.

 

Mutlu son ve sonrası

 

Kısa bir gecikmeden sonra gerçekleştirdiğim SSD güncellemesinin ardından her saplantılı teknoloji hastası gibi içime birkaç tane kurt düştü: Mesela TRIM desteği çalışıyor mu? Windows bu sürücünün bir katı depolama birimi olduğunu anlayabildi mi? Sürücünün sağlık bilgisini doğru biçimde görebilir miyim? Nasıl oluyor da oluyor? Bu bir rüya mı?

 

TRIM, SSD kullanımı sırasında üzerinde yazılı olan verinin silinmesi sırasında, hücrelerin donanım tarafından boşaltılarak yeniden yazılmaya hazır hale getirilmesiyle ilgili bir teknolojidir. Yeni nesil SSD’ler ve işletim sistemleri tarafından desteklenmektedir.

 

Tamam, son ikisini şimdilik geçiyorum; hezeyanımdan kaynaklanan durumlar… TRIM desteği aklıma takılan ilk şey oldu. İnternet üzerine yapılan araştırmalarda karşınıza çıkacak olan birçok yazıda TRIM desteğinin Windows 7‘de otomatik olarak çalıştığı, GNU/Linux altında güncel bir çekirdek sürümünüz varsa (2.6.x ve sonrasında) çatır çatır devreye girdiği veya Mac OS X’in bu teknolojiyi hoplaya zıplaya kullandığı gibi bilgiler sizi bir an rahatlatacaktır.

 

Bakılacak yerler

 

Windows altında TRIM konusunu kontrol etmenin iki ayağı var: Öncelikle Windows acaba bunun bir SSD olduğunu anladı mı sorusunu cevaplamanız gerekiyor. Bunu anlamak için Windows’un içinde gelen disk birleştirme aracına bakmanız yeterli. SSD’Lerin birleştirilmeye ihtiyacı olmaz.

 

 

Burada hemen olaya bir virgül koyup SSD’lerle ilgili en önemli kuralımızı yazıyoruz: SSD’lerde disk birleştirme işlemi yapmayın! Diyelim yaptınız “valla o kadar hızlı bitti ki, inanamadım!!1!” diye anlatıp kendinizi aptal durumuna düşürmeyin. Mekanik diskler gibi her dönüşte veri toplayan hareketli okuma kafası gibi bir kavram olmadığı için SSD teknolojisi “aman da aman dosyalar ne kadar da çok saçıldı?!?” diyerek yavaşlamaz. Bu işlem en fazla sınırlı olan okuma ve yazma ömrünü kısaltmaya yarar. Tabii sisteminizde mekanik diskler de varsa onlarda otomatik birleştirmenin açık olduğunu da göreceksiniz.

 

Başlat > Çalıştır > CMD (yönetici haklarıyla)

>fsutil behavior query disabledeletenotify

DisableDeleteNotify = 1 / TRIM Çalışmıyor
DisableDeleteNotify = 0 / TRIM Çalışıyor

 

Aslında bu komutun size 0 yanıtını döndürmesi sadece Windows’un TRIM ile ilgili komutları SSD olduğunu anladığı sürücüye gönderdiğini anlatıyor: Artık sürücünün yönetici yongası o komutla ne yapıyor ne yapmıyor, kısa araştırmam sonucunda öğrenmenin kullanışlı bir yolunu bulamadım.

 

Veriniz güvende, gerçekten

 

SSD kullanmaya başlayacak sağlıklı ve saplantılı insanların aklına gelen ilk soru elbette evvelki yıllarda oldukça kafa karıştırıcı olan ve rahatsız eden okuma yazma ömrü ne kadar olacak meselesiydi. Neyse ki bu sorunlar, en azından son kullanıcı tarafında, çoktan aşıldı. SSD’lerin, hobi olsun diye makineye sürekli gereksiz I/O yaptırmıyorsanız, teknolojisi eskiyen veya yıprandığı için performansı azalmaya başlayan mekanik disklerden daha uzun ömürlü olduklarını söyleyebilirim.

Olmaz olmaz, diyelim ki SSD ömrünü doldurdu, verilere ne olacak? Cevap basit: Eğer elektriksel bir arıza çıkmazsa verileriniz sürücüde durmaya devam edecek. Yani kocaman bir CD’niz olacak; üzerine veri yazmayacaksınız ama okumak konusunda bir sıkıntınız (büyük ihtimalle) olmayacak.

 

Serbest düşüş koruması mı? O da ne?

 

Paraya kıyıp ileri seviye bir dizüstü bilgisayar aldıysanız ve üzerinde mekanik sabit sürücüyle geliyorsa yerleşik bir ivmeölçer barındırması olağandır. Bu ivmeölçerin görevi Wii Remote gibi makinenizi sallayıp oyun oynamanızı sağlamak değil (ona bi de jiroskop eklesek aslında var ya, oof of, öhm pardon) bilgisayar olur da elinizden kayar giderse sabit diski uyararak fiziksel hasarı engellemek. Sabit diskin okuma yazma kafaları bu sinyalle park konumuna çekilir ve disk yüzeyi veya kafalarda hasar oluşması engellenir. SSD’de kafaları geçtim, meraktan içini açıp geri kapatırken tam sıkmayı unutabileceğiniz vidalar hariç hareketli hiçbir parça yok.

 

Açıkçası ivmeölçer sistemi açık kaldığında SSD’ye giden topla kendini kardeşim! mesajına sen benimle kafa mı buluyorsun? cevabını mı veriyor yoksa sürücüyü bir süre boyunca okuma ve yazma işleminden alıkoyuyor mu emin değilim.  Siz yine de devre dışı bırakın. Sen ne yaptın derseniz… Makinemin bir üst modelinde SSD olduğu için yönetim yazılımı SSD’yi anladığı gibi ivmeölçeri devre dışı bıraktı. Mutlu hüzün veya hüzünlü mutluluk, karar veremedim.

 

 

Ne kadar ömrü kaldı?

 

SSD’lerin ömrüyle ilgili veri bildiğiniz SMART verisinde gizli. Fakat üreticilerin kendi sürücüleri için sunduğu yazılımlar haricinde denediğim hiçbir yazılım her şeyi düzgün olarak göstermedi. Her şeyden kastım, genel SMART verisi, sağlık durumu, sürücüye ne kadar veri yazıldığı ve sürücüden ne kadar veri okunduğu.

 

 

Önemli üreticilerden OCZ, Toolbox adı altında, sadece kendi sürücüleriyle çalışan bir yazılım sunuyor. Bu yazılımla firmware güncellemesi de yapabiliyorsunuz. Intel’in SSD Tools isimli yazılımı biraz daha esnek. Her türlü SSD üzerinde çalışan iki özelliği var (sağlık bilgisi ve sürücü nitelikleri).  Intel’e saygım sonsuz velâkin her tarafını şifrelediğim (dolayısıyla en az kendisi kadar yazdığım) disk için komik okuma yazma değerleri göstermesi benim açımdan çok parlak olmadı. Dolayısıyla bu konuda üretici bir yazılım sağlamıyorsa okuma yazma değerleri konusunda güvenebileceğiniz kaynağı sizin bulmanız gerekiyor fakat SMART verisinde disk ben taş gibiyim (rock solid, oh yeah!) diyorsa doğrudur. O kısmına güvenebilirsiniz.

 

 

 

 

Intel Nvidia’yı neden övüyor?

Pazartesi, 2010.06.28

Çok izleklilik (multi-threading) günümüzde en önemli konulardan birisi. Meselenin şöhret kaynağı ise son kullanıcı tarafında gittikçe yaygınlaşan büyük verilerin çabukça işlenmesi ihtiyacı ve artık kaçınılmaz bir noktaya gelen bulut bilgi işlem teknolojileri.

Elbette bulut tek başına bu tür bir talepte bulunmuyor; bununla birlikte altyapının sürekli olarak yönetilebilir kalması, bağdaşık  olmayan veri ve işlem talep yığınlarının, bir fiziksel sunucu altında çalışan  birçok farklı sanal makineye gönderdiği talepler için daha iyi bir eniyileme izlemi oluşturulabilmesi gibi doktora tezlerine konu olacak meseleler sebebiyle daha iyi çok izleklilik, daha yüksek koşut işleme (parallel processing) verimliliği ve az ve güçlü değil çok ve zayıf işlemci taleplerinin artması kaçınılmaz oluyor.

Önce bir anı…

Firma ve basın arasındaki ilişkiler genellikle halkla ilişkilerdir. Her ne kadar basın ayrı bir mecra da olsa, sevimli görünmek, diğer bütün hizmetlerden ve ürünlerden önce gelir. Eh, mümkün mertebe bu ilişkiler de korunmaya çalışılır. Elbette bu ilişkilerin her zaman böyle yürümediği insanlar da var; özellikle de sözünü sakınmayan muhabir dostlarımız toplantıda kim var kim yok bakmadan lafı ortaya koyabiliyorlar.

Değerli dostlarımızdan birisi Intel’in bir toplantısında, önemli mevkiye sahip bir yöneticisi de toplantıdayken, anlatılanlara tepki olarak ciddi bir çıkış yapıyor. Toplantının ortasında söz alarak “insanları kandırmaya ne kadar daha devam edeceksiniz” gibisinden bir cümleyle soğuk duş etkisini tatbik ediyor. Sözün devamında laf “bu kadar pahalı işlemcinin yapacağı işi çok ucuz ekran kartları zaten yapıyor” gibisinden bir noktaya geliyor ve tabii “yahu bak şimdi öyle değil aslında” gibi toparlama sözcükleri havalarda uçuştuktan sonra toplantı bitiyor; konu kapanıyor.

Kuyruğa basmak ve kendi bacağına sıkmak

Aslında durum biraz farklı. Intel tabii ki temel teknoloji ve iş anlamında Nvidia’yı övmez. Çok ciddi rakip durumundalar. Elbette arada bazı ticarî bağlar hâlâ var (yonga seti işi) ama en nihayetinde birinin ak dediğine ötekinin kara dediği paralel işleme ve süper bilgisayarların geleceği gibi konularda süren mücadele yatışmış değil. Bunun en son örneğini, Intel tarafından hazırlanan ve Nvidia’nın paralel işleme teknolojisi olan CUDA‘nın “yüz kat hızlı” iddiasını çürütmeye adanmış bir araştırma sonucunda ortaya çıkan raporda görebiliyoruz.

AMD’nin FireStream’inden çok daha önce markalaşan ve kullanıcı tabanı oluşturmaya başlayan CUDA belki OpenCL ve ComputeSharer yaygınlaştıktan sonra marka değerini muhafaza etmekte zorlanacak; ama şu ana baktığımızda her şey Nvidia açısından gayet iyi gidiyor. ATI tarafından piyasaya sürülen 5000 serisi, Nvidia’yı daha bitmemiş ve sanki alelacele yetiştirilmiş Fermi sebebiyle çok zorlasa da Nvidia’nın pazarlama cümleleri CUDA ile daha hızlı veri işleme imkânlarından ve yine CUDA’mtrak (hatta onu temel alarak çalışan) bir sistemle iş gören Physx ile şenleniyor. CUDA konusunda kuyruğuna basılan Nvidia ise genellikle halkla ilişkiler manevralarıyla kendisini koruyor. Fakat bu defa Intel’in kendi raporu Nvidia’nın paralel işleme tezlerini ve “işlemciyle uğraşacağınız kadar ekran kartıyla uğraşsanız hayatınız kurtulur” yaklaşımını doğruluyor. Intel kendi bacağına neden ve nasıl sıkıyor?

Meşhur rapora bakınca…

Intel’in raporu, başlığında yazan “Nvidia’nın bizi yüze katlama iddialarına cevap” cümlesinin ötesine geçerek ciddi performans değerlendirmeleri yapıyor. Bu raporda belirli işler için Nvidia’nın CUDA teknolojisine sahip GTX 280 grafik işlemcisi Intel’in Core i7 960 işlemcisiyle kıyaslanıyor. Buradaki bağlantıya tıklayarak ulaşabileceğiniz, 37. Uluslararası Bilgisayar Mimarisi Sempozyumu‘nda sunulan raporda Nvidia’nın işlemcilerinin süper bilgisayar işlemlerinde Intel’in işlemcilerini yüze katlamadığı kanıtlanmış durumda.

Fakat araştırmada yazılan özette (ve tabii ki raporun içinde kanıtlarıyla sunulan verilerde) çok ciddi bir sıkıntı var: GeForce GTX 280, kendisinden birkaç kat pahalı olan Core i7 960’ı, süper bilgisayar mimarisine benzetilen test ortamında en fazla 14’e, ortalamada da 2,5’e katlıyor.

Özetle…

Intel CUDA ve benzeri, paralel akış işlemcilerini kullanan sistemlerin çalışma mantığı ve teknolojisini kabullenmiş durumda. Sadece henüz kendilerini yüze veya bine katlamadıklarını kanıtlayabiliyorlar. Açıkçası paralel işlemci yoğunluğu, ölçeklenebilirlik ve yükseltilebilirlik gibi kavramlara hiç girmeden (gerekiyorsa söyleyin gireyim) akış işlemcilerinin (stream processors) süper bilgisayarlarda daha fazla yer alması ve daha fazla yayılması konusunda engel barındırmayan bir teknoloji. Yazılımcılar açısından kullanımı biraz daha kolay hale getirildiğinde ve platformlar arasındaki uyumluluk artırıldığında çok pahalı işlemcilere para vermek kimse istemeyebilir. Belki de AMD’nin şirket sloganını bile “The future is fusion” yapmasının hikmeti budur; belki grafik işlemcisi ve klasik merkezî işlemciyi bir araya koymaktan fazlasını bile yapacaklar. Bekleyip göreceğiz.

2010 yılından beklentiler

Pazar, 2010.01.10

Yeni yıl geldi ve tarihlerin yıl hanesinde birkaç gündür 2010 yazıyor. Her ne kadar zaman feci biçimde bağıl bir kavram da olsa değişimler için dayana noktası almak için daha farklı çözümler bulmak her zaman mümkün değil. Neyse, kendi konumuza dönelim ve 2010 yılından beklentilerimi sıralamaya başlayayım.

2010 için yayınladığım yeni yıl kartı.

Alışılageldik biçimde 2010 yılından on beklenti gibi bir yaklaşımım yok. Aklıma gelenleri estiği gibi yazıyorum. O sebeple gün olur yeni beklentiler oluşur, oturup bu yazıyı güncellerim veya yeni bir beklenti listesi oluştururum.

İnternet rekabete açılsın

Bu çok zor biliyorum. Durduk yere saçma salak rakamlar özelleştirildiğini düşündüğüm Türk Telekom (PTT’nin t’si) ve bir kısmının sahiplerinin rant derdi internetin ucuzlaması ve özgürleşebilmesinin önünde önemli bir engel. Hâlen çıplak ADSL tabir edilen, telefon bedeli veya aboneliği almadan ADSL teknolojisinin memlekette görülememiş olması elbette Telekom’un çıkarı haricinde kimseye hizmet etmiyor. Eh bu kadar kerizi bir arada bulan hakim işletmeci de bu tatlardan vazgeçemiyor. Bakalım, umut verici gelişmeler oldu olacak. Bu şekilde belki diğer internet bağlantı tedarikçileri de huzura erer. Hazır gitmişken TTNet alalım yaklaşımı sonlanmış olur.

Sansür bitsin

Her ne kadar ifade özgürlüğü anayasal olarak çok kısıtlı ve mutaassıp insanlara daha fazla hizmet eder halde olsa da (dini olguları, bireyleri, kurumları, insanları eleştirmek çoğunlukla tahkir ve tezyif olarak değerlendirilebiliyor) belirli sınırların çizilmesi konusunda ne kadar elzem olduğu tartışmaya açık bir vazifeyi ifa ediyor. Eh bunun kullanan sapık vatandaşlar da “ben bundan kıl kaptım kardeş” diyerek internette, yoldaki vatandaşa hitap eden muzır neşriyat bırakmıyor. Tabii bunun yanında vay efendim bana sövdü, şöyle böyle dedi diyen kerameti kendinden menkul insanlar da ilim irfan kaynağı olarak değerlendirilebilecek sitelerin odunu veriyor beline beline…

Sus, soru sorma, konuşma, düşünme; mümkünse sadece nefes al.

Her ne kadar dijital içerikte fikri mülkiyetin esnetilmesi gerektiğini düşünsem de fikir ve sanat eserleri kanununa dayanan erişim engellemeler bu işi sadece yokuşa sürüyor. Müziğin, aslında genel olarak sanatın endüstrisi olmaması gerektiğini düşünsem de bu anlamda sanatçı ve yapımcıların çıkarlarını koruyan meslek birliklerine ağzımı açıp gözümü yumup saydıramıyorum. Bunlara sövmek yerine  FSEK’i değiştirmeye çalışanlar haricinde geri kalan kişilerin boş konuştuğunu açık açık söyleyebilirim. Bakın yine delirdim: Bir şeye hukuksuz demek için hukukta olmaması gerekir, komik olmayın. Hukuki olmaktan çıkartırsanız, huzura erersiniz. Coğrafyamın zihniyeti tabii; temel kazmayalım ama binamız otuz kat olsun; organım olsun ama iç çamaşırımla temas halinde olmasın. Peki canım.

Nvidia artık geri gelsin

Ekran kartı ve sistem yongası üreticisi Nvidia, kod adı Fermi olan GT300 yongasıyla yarışa devam etsin. Yahu PhysX ve benzeri önemsiz şeylerle bir firma ancak bu kadar süre hayatta kalabilirdi; sınırına da gelindi. Tabii bu benim kişisel görüşüm ve önemsiz şeyler derken CUDA teknolojisini ayrı tutuyorum. GPGPU’nun nasıl olması gerektiği konusunda önemli bir çalışma olan CUDA’dan başta PhysX olmak üzere birçok farklı çoklu ortam uygulaması faydalanabiliyor.

Nvidia 2010 için umut veriyor zira önemli bir kilometre taşı olan 40 nanometre üretim teknolojisi kendisini göstermiş durumda. En azından Nvidia’nın parke taşlarını çağrıştıran işlemcileri (abarttım birazcık) daha az enerji tüketip daha az ısı yayma eğiliminde olacak; bu bile başlı başına rahatlatıcı bir durum. Eksik kalan tek şey olan heyecan verici yeni ürünler (bu cümleyi kurarken kendimi çok pazarlamacı hissettim) tarafındaydı, umarım o da ortadan kalkacak.

iTunes ve alternatif kanallar çoğalsın

Yurt dışında olup da memleketimizde bulunmayan iki müzik dağıtım hizmetini buralarda da görmek isterdim. Bunlardan ilki iTunes. Apple’ın yeteneksiz iPod aygıtlarını anlamlı hâle getiren iTunes maalesef memleketimizde bulunmuyor. Sebebi, birçok kişinin sandığının aksine Apple’ın merkezinde bu konuda bir çalışma olmaması.

Bunun yanında SanDisk tarafından sunulan ve microSD bellek kartlarında sunulan albümler de kullanıcılara kullanışlı gelebilir. Kopya korumasız sunulan bu ürünler, içerik alındıktan sonra herhangi bir bellek kartı gibi kullanılmaya devam edilebiliyor. Öyle aman aman bir fikir olmasa da kullanışlılık açısında önemli bir getiri sunduğu kesin.

AMD mobil işlemcilerle gelsin

Intel tarafından korunan açık ara pazar önderliği, mali anlamda sorunlu dönemler geçirmeye devam eden AMD tarafından uzunca bir süre daha sarsılmayacak da olsa yeni ürünlere her zaman sıcak bakıldığı söylenebilir; tabii ki teşvikmiş, sindirmeymiş, bu tür garip hareketler olmadığı sürece. Farklı noktalara odaklanarak Atom’dan iyi ama çift çekirdekli CULV işlemcileri çeşitli yönlerden aratan ürünlere takılmış olan AMD, Intel’den aldığı milyar dolarlık bütçeyi hayırlı işlere ayırırsa, makul fiyatlı, az enerji tüketen ve üreticiler tarafından belirli model aralıklarında Intel’in sunduğu ürünlere seçenek üretebilecek işlemcilerin gelmesi işten değil.

Değerli AMD, dost acı söyler. Bu bilgisayar içindeki işlemci seni kurtarmaz!

AMD masaüstünde başarılı biçimde, ölümlülerin de edinebileceği sistemleri hem işlemci, hem ekran kartı, hem de yonga kümesi anlamında donatabiliyor. Dizüstüne uyarlanmış taşınabilir sistem yongaları ve üçüncü şahıslardan sağlanan ek bileşenler de sorunsuz; fakat işlemci konusu hâlâ sıkıntılı ve bir süre daha can sıkacağa benziyor.

3G adam olsun

Elbette bu konuyu çok derinlemesine deşecek değilim. Abonesi olduğum işletmeci 3G modem kampanyalı yeni bir veri erişim hattı almak istediğimde benden adrese gelen bir fatura istediğinde 3G konusunu bir süreliğine kapadım. Bunun yanında hâlâ arkadaşlarımdan bağlantıların tutarsız olduğu ve yer yer sapıttığını duymadığım gün yok. Elbette 3G bağlantılarının şebekelere bindirdiği yük muazzam; fakat bir hizmet için yapılacak yatırımın da insanların heveslerini kursaklarında bırakmayacak nitelikte olması makul bir beklentiden başka bir şey değil.

WiMAX gelse, dertler bitse

Elinde olsa telefon kullanmayı bırakıp hayatını VoIP yapacak benim gibi yaratıklar elbette bir taraftan fiberler sarsın dört bir yanını isterken bir yandan da WiMAX gelsin diye ellerini yukarı açıyorlar. Bunun yanında WiMAX teknolojisinin lisanslamaya başlaması, kablo fetişisti tekelcilerin gururunu feci biçimde incitecektir diye de düşünmüyor değilim.

İşin diğer tarafı, etrafımızda bu denli artan elektromanyetik dalgalar hoş bir ortam oluşturmuyor. Artık evleri korumak için Faraday kafesleri kurulmaya başlanırsa şaşırmam. Aslında kurulmaya hâlâ neden başlamadığını da merak etmiyor değilim.

Linux cebe girsin

Elbette şu sıralar cepteki en çok tutulan Linux türevi Google’ın Android platformu. Android ve diğer GNU/Linux girişimlerinin cep ortamında artışını görmek hem teknoloji hem de bağımsızlık anlamında önemli ilerlemeler olacak.

Konu mobil işletim sistemi olduğunda…

Yeri gelmişken, cebe sığan sistemlerdeki işletim sistmei tercihimi tekrar vurgulayayım: Exchange Server’ınız yoksa, WinMo değil Symbian tercih etmeniz daha doğru. Hayaıtnız Gmail ile yürüyorsa da artık Android kullanmayı deneyebilirsiniz.

Yeni yıl dileklerim burada son buluyor. Elbette, şimdilik. Yılın devamını hep birlikte getirebiliriz. Bakalım, görelim; neler olacak, neler olamayacak.

Intel’in paraları…

Salı, 2009.12.01

Başlığın devamını okura bırakmak istedim, çünkü günahıyla ve sevabıyla Intel’i masaya yatırıyorum. Masadan zararsız kalkacağı kesin ama sanki dünya devi için bazı şeylerin de değişmesi gerekiyor; hatta kaçınılmaz.

Intel silikon teknolojisinin en büyüğü, bunu tartışmak veya teknolojiye yaptığı katkıları inkâr etmek mümkün değil. Elbette haklı olarak bunun da kaymağını bir numara olarak yemek onlara düşüyor. Bunun yanında Intel bazıları için kanserden farksız bir büyüme gösteriyor.  Bu algının sebebi ise basit: Gittikçe büyüyen Intel teknolojinin her alanında etkin olmak isterken kapıdan içeri düstursuz giren adam olarak anılabiliyor. Elbette renkli halkla ilişkiler çalışmaları arasında hiçbir firmanın yetkilisi Intel’e böyle demeyecektir; ama işin aslı bu.

İç çelişkiler

Intel’in son dakikaya gelişen teknolojilerle ne yapacağını bilmediği durumlar oluyor diye düşünüyorum. Zira elimde en azından bir adet kanıt mevcut. Kanıt derken, tabii ki iddianın yazılı bir karşılığı olur mu bilemiyorum ama Intel’in tepe isimlerinden bir tanesiyle yaptığım görüşmede aldığım bilginin zaman içinde kendisini yalanlaması belki de çok fazla farklı dengenin tutturulması gereken konularda Intel’i zorluyor olabilir.

IntelInside

2006  Mayıs‘ında yapılan EMEA IDF toplantısında görüştüğüm Intel’in baş izlemcisi (chief strategist) Chris Thomas‘ın WiMAX konusunda verdiği bilgi, WiMAX’in sadece bir ara bağlantı hattı olacağı, kablonun yerini alacağı ama uç birim olarak 802.11 serisi teknolojilerden faydalanacağı yönündeydi (o sene EMEA bölgesinde bu teknolojiyi denemek için Orascom ile anlaşmaya varılmıştı). Bugün geldiğimiz noktada, WiMAX’in bir MAN (metropolitan area network, şehir alan ağı) teknolojisi olacağı kesinleşmiş, Intel tarafından üretilen 5000 serisi kablosuz ağ kartlarında WiMAX desteği eklenmiş durumda.

…ve komplo teorileri

Elbette burada anlatacağım kısım tamamen komplo teorisi fakat WiMAX konusunda yaşanmış teknoloji gelişimleri kadar Intel’in böyle bir durumda kurması gereken dengelerin bir kısmını göstermesi açısından bir örnek teşkil edebilir.

WiMAX , Kore’de LG ve Samsung tarafından desteklenen WiBro ile birlikte şu an kullanmakta olduğumuz 3G teknolojisine ciddi bir rakip olarak gelebilecek vaziyetteydi. Tabii bunu iki taraftan ele alalım: 4G konusunda o zamanlar bile ciddi ilerleme kat eden hatta WiBro ve benzeri teknolojileri mobil cihazlarda kullanmaya başlayan Uzak Doğu için atılan taşa oranla ürken kurbağa sayısı açısından önemli bir ilerleme vaat etmeyen WiMAX, henüz 3G ile mükemmel hızlara ulaşamamış Avrupa ve Kuzey Amerika pazarı için taşınabilir telefon hattı işletmecilerini ve onların hücresel veri işlerini baltalayabilecek niteliğe (hız ve diğer yeterlilikler) sahipti.

wimaxlogoKelebek gibi uçarım…

Bu durumda Intel onları korkutmamak için ilk etapta bu teknolojiyi resmî olarak noktadan noktaya, kablo ikamesi olarak duyurdu. Herhalde artık kendilerine güvenleri tam olan telefoncular WiMAX‘ten korkmadan hayatlarını sürdürebiliyordur. Tabii aynı korku VoIP karasal hatları ve GSM işletmecilerini öldürür mü sorusuna kadar gitmişti ama ben henüz VoIP’ten batan işletmeci duymadım.

Ne kadar yükselirsen…

Günümüzü bir özlü sözü sözle şenlendirmek istiyorum. Gerçi bu çok da özlü değil ama çokça maksatlı bir cümle: Ne kadar yükselirsen o kadar bulaşırsın. Bu sözü Intel örneğine uyarlarsak yeterince büyüyen bir firma, hayatta kalmak için büyümesini sürdürmek zorunda. Çünkü rakibi büyürken, iş kollarını çeşitlendirirken kendisi sadece bir noktaya odaklanmış şekilde kalan üreticilerin akıbeti çok hoş olmuyor. Elbette sadece belirli bir işe odaklanmak günah değil; ama bulaştığın ve işi yüzüne gözüne bulaştırmadığın kadar varsın kuralı hep işliyor.

ajay_bhatt_intelRock Stars, kinda different TBH

Intel büyüme konusunda malum noktayı geçene kadar çok oldu ama birçok araştırma sahasında teknolojide yenilik açısından biraz ketum ve isteksiz tavırlar sergilediğini reddetmemek gerekiyor. Elbette teknoloji önderlerinden birisi olarak bayrağı taşıması bekleniyor; fakat iş ortaklarının Intel’den şikayetçi olmaması arayı hoş tutmaktan başka bir şey olmasa gerek. İnsan arada sorar neden birçok kişi USB 1.0 diye bir standardı duymadı, USB 3.0 ortada niye yok diye.

Muhteşem icatlar!

Tabii böylesine bir devin yaptıklarını da en iyi en güzel olarak nitelemesi kaçınılmaz. Zira kimse “yahu bu aslında mukallit bir teknoloji” diye sunmaz. İşlemci pazarı konusunda rakibi AMD’yi neredeyse silip süpüren Intel bu konuda elbette çok güçlü bir ar-ge temeline sahip. Prescott faciası üzerinden 6 yıl geçti ve Intel kendisini affettirdi. Core serisi işlemciler çok başarılı ve ancak bazı sebeplerle kârdan zarar edebiliyorlar (bu konuyu kenara not alıyorum, zira anlatması çok uzun sürebilir. Apayrı bir makale konusu). Bunun yanında eklenen yeni komut setleri, sunulan enerji tüketim seviyeleri, güç koruma teknolojileri… Bunlar çok ciddi ilerlemeler.

intel_coreIntel’in şaheserlerinden; Core serisi işlemciler.

Fakat Intel’in teknolojiye yenilik getirmesi açısından rakibinin gerisinde kaldığı birçok alan da mevcut. Ballandıra ballandıra anlatılan QPI (quickpath interconnect) arayüzü, AMD’nin 2003’te gerçekleştirdiği işlemci çekirdeğine çekilen bellek denetçileri, yenileşim adı altında anlamsızca marka bağımlılığı ve satıcı kilidini hayatımıza sokuşturan Centrino Mobile Technology, tahminen içlerinden “bu hiç hesapta yoktu” diyerek çamur atılan sonra da tıpış tıpış akıma uyulan 64 bit komut kümesi uzantıları…. Bunlar hemen aklıma gelenler. Elbette herkesin sevmediği bir yanı vardır; ama birilerinin Intel’e daha düşük işlem sürecinin, yani diğer adıyla nanometre hesabının artık sıktığını söylemesi gerekiyor.

Yatırım? Pazarlama?!?

Son zamanlarda Intel’in adı Avrupa’da pek hayırlarla anılmadı.  AMD’nin bilmem kaç kıtada devam eden hukuk mücadelesinin yanında Media Saturn ile girişildiği söylenilen raf dalaşı Intel’e pahalıya mal oldu. Media Markt ve Saturn zincir mağazalarında, üreticilerle ve Media Saturn holdingle anlaşan Intel, AMD işlemcili bilgisayarları ciddi ciddi azaltmıştı ama biletini feci aldı.

paul_otelliniPaul Otellini, Media Saturn olayının haberini almadan az önce

Zaten bütün bu haberlerin üzerine, AMD’nin açtığı davalar üzerine Intel’in uzlaşma araması da her şeye tuz biber ekip, Paul Otellini‘nin Media Saturn olayından sonra yaptığı açıklamlayı anlamsız hâle getirmişti.

Kısaca…

Başlığı bağlayalım: Intel’in paraları, doğru düzgün kullanılmazsa bize yarar değil zarar getiriyor.  Malum reklamlardaki gibi onların rock yıldızları bizimkilerden baya farklı olduğu gibi çuvallamaları da feci oluyor. O zaman uzatmıyoruz ve marş marş, USB 3.0’a diyoruz.

Bu kadar çok çekirdek lazım mı?

Çarşamba, 2009.10.28

Bilgisayarınızdaki çekirdek sayısını artırmak her zaman, özellikle de bir son kullanıcıysanız çok fazla işinize yarıyor mu? Bu yazıda çekirdek meselesine biraz değinmek istiyorum.

tilera_islemci_on_arka

Tilera Tile Gx isimli işlemcisiyle 100 çekirdeğe ulaştı.

Her ne kadar ne kadar çekirdek sayısı üzerine pazarlama fetişizmi geliştirilecek kadar önemli bir rakam da olsa kullanıcıların fark etmediği veya kasıtlı olarak gözden uzak tuttuğu bir gerçek var: Ne yazık ki günümüzde yazılımların çoğunluğu çok izlekli (multi-threading) yapıya sahip değil. Yani, kaç tane bağımsız yuvada kaç çekirdekli işlemciniz olursa olsun, yazılım sadece bütün bu donanımsal kaynaktan sadece tek bir çekirdeği kullanabiliyor.

Programcıların derdi

Açık konuşalım: Bir uygulamayı izleklere bölmek çok zor bir iş. Zamanında Intel desteğiyle Boğaziçi Üniversitesi‘nde açılan ve bu tür uygulamalar geliştirilmesi için tahsis edilen laboratuarda öğretim görevlileriyle konuşurken onların bile “bir gün birisi çıksa ve 3 GHz değil 10 GHz işlemci ürettik, tek yoldan daha fazla hız için uğraşacağız ve artık böyle ilerlenecek dese, kimse bu işlerle uğraşmaz” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Dolayısıyla mimarilere ve çekirdek sayılarına göre, kaynak yönetimini (önbellek tutarlılıklarının (cache coherency) sağlanması, çekirdekler arası iletişim ve iş bölümü) sistem seviyesine bırakıp sadece işi yapan kodu kendisini her yere uyarlayabilen ve verimlilik kaybı yaşamadan çalışabilen kod yazmak zor iş.

crysis_nanoluadam

Yerli kardeşlerin zoraki yalanı

Intel’in de desteklediği Crytek’in Crysis oyunu bütün dünyada çok büyük ilgi gördü. Tabii “Yahu bu adamlar Türk işte” diyerek mesnetsiz bir sahiplenme duygusuyla sarıldığımız Crytek’in sahibi Türk kökenli Yerli kardeşler, İstanbul’daki bir toplantıda “Peki çok çekirdeğin oyun performansına bir etkisi var mı” sorularına, var var diyerek cevap verdiler. Tabii, nasıl var çok da açıklayamadılar. Burada iki nokta vardı ve toplantıda, donanımdan anlayan herkes bunları çok iyi biliyordu:

  • Crysis, işlemci ve bellek performansından etkilense de oyun içindeki performans anlamında ekran kartına daha çok bağımlı bir oyun. Bunu en önemli iş ortakları olan Nvidia kadar iyi biliyorlar.
  • Crysis oyununun motoru çok izlekli bir yapıya sahip değil. Yani dört çekirdekli bir işlemciniz varsa crysis.exe en fazla %25 işlemci yükü yaratabilecek ve tek çekirdeğin performansıyla sınırlı kalacak. En azından bu konuşmanın geçtiği sıralarda durum buydu.

Peki Yerli kardeşler durumu nasıl topladı? Saniyede gösterilen kare sayısını sabit tutarak performansa katkı yapıyormuş. Yani zaten çok çekirdeğe para vermemizin sebebi, çalışan ana yazılımların kendilerine bir çekirdeği ayırabilmesi, geri kalan arka plan işlerinin de boştaki çekirdek veya çekirdeklere aktarılması sayesinde ana yazılımın sorunsuz biçimde ve performans kaybına uğramadan çalışması değil mi?

Uzman uygulamalarla hayat bulan çekirdekler

Kısıtlı miktarda da olsa bazı ev kullanıcısı ve uzmanlara yönelik uygulamalarda çok çekirdek destekli uygulamalar var. Bu çok çekirdekli uygulamalar bazı noktalarda yeterince verimli olamayabiliyor. Örneğin Nero Move it ilk çıktığında sergilediği düşük çok çekirdek kullanım yeteneği sebebiyle bende hayal kırıklığı yaşatmıştı.

nero_move_it_logowork

We like to… move it!

Adobe gibi sayısal içerik üretimi konusunda uzman bir şirket bile bu konuda muzdarip. En son montaj masasına oturduğum zaman, ilginç şekilde After Effects’in çoklu izlek desteğinin olduğunu, fakat çatır çutur çıkış almanız gereken ve aslında daha çok kullanılan bir üretim yazılımı olan Premiere’de ise bu desteğin bulunmadığını görmüştüm. Dolayısıyla gidilecek daha çok yol var.

Özel işlemciler ve ekran kartları

Peki gelelim, yazının girişinde gördüğünüz resmin sebebine. Tilera isimli şirket, 100 tane çekirdeği bir araya getirdiği bir işlemciden bahsediyor. Bu işlemcileri özel yapan şey, ekran kartlarındaki akış mantığını benimsemiş olmaları. Peki, bunlar bizim ne işimize yarıyor? Aslında, nasıl sorusu daha fazla anlam ifade ediyor.

opengl_logo350Ekran kartlarını OpenGL ve DirectX gibi API’lar için
birer hızlandırıcı olarak düşünebiliriz.

Temel işletim sistemi (işlem denetimi ve sürücülerin bileşenlere hükmetmesi diye özetleyelim) haricinde (ve aslında bunların bazıları da dahil) her bir iş çeşitli yazılımsal katmanların belirli nesnelere yaptırmaları ve sisteme geri dönmesi olarak tanımlanabilir. Biz bunlara genellikle API, yani yazılım programlama arayüzü diyoruz. Örneğin DirectX ve openGL arayüzleri, ekran kartına grafik kökenli işleri yaptırıyorlar. Ekran kartı dediğimiz şey aslında işletim sistemlerindeki programlama arayüzleri için birer hızlandırıcı gibi çalışıyor. Bu mantıkla herhangi bir API için herhangi bir hızlandırıcı yazabilirsiniz. Bunun oyuncuların en çok bileceği örnek vermek gerekirse, PhysX diyebiliriz. Önceleri kendi hızlandırıcısına sahip olan PhysX şimdilerde CUDA teknolojisinden faydalanarak Nvidia ekran kartları üzerinden çalışıyor.

Toshiba Quad Core HD ve Tilera

Toshiba’nın, Quad Core HD dediği ama aslında Sony, Toshiba ve IBM’in ortaklara üretimi olan ve Playstation 3’te de kullanılan Cell işlemcisinin bir türevi olan sistem, benzer biçimde dizüstü bilgisayarların video sıkıştırma ve açma yeteneklerini değiştiren bir işlemci. Bu işlemci kendisine özel yazılımlardan faydalanarak bu işlemleri, sistemdeki işlemciye yük bindirmeden yapabiliyor.

products_TILEmpower_diagram

Tilera TILEPro64 kullanılan bir bağımsız sistemin yapı planı (ürün için tıklayın)

Tilera’nın durumu biraz daha farklı. Kendisine has mimarisiyle çalışan Tilera’nın Tile serisi işlemcileri, bağımsız olarak kullanılabiliyor. Bu şekilde çok fazla akışa ihtiyaç duyduğunuzda Tilera’nın çözümleri sizi kendinize getirebilir. Tabii altyapı konusunda duruma özel sistemler kurmanız gerekebilecektir. Elbette temelde bu işin CUDA veya ATI Stream’den çok az farkı var gibi görünüyor ama Tilera’nın çözümü kendisine has bağımsız sistemlerde de kullanılabildiği için daha işe yarar bir çözüm.

Java yongaları gelecek mi? 🙂

Elbette burada BYTE’ın yanılmıyorsam 1996’da kullandığı bir kapaktaki konuyu paylaşmazsam olmaz. Java dili, sanal makine üzerine çalışan ve bu sebeple her türlü platformda neredeyse hiç müdahale gerektirmeden çalışabilen bir sistem. Bununla ilgili hazırlanan kapak konusu muhtemel Java yongalarını konu alıyordu. Yani Java uygulamalarını kendisi işleyerek sistemdeki yükünü azaltacak bir şeylerden bahsediyoruz. Dile kolay 13 sene geçmiş, bilgisayarlarda adanmış Java yongaları yok fakat en azından bilişimciler uygulamalara yönelik hızlandırıcıları hızla keşfediyor ve bunların önemini daha iyi anlıyor.