Posts Tagged ‘amd’

Yıllar sonra masaüstü bilgisayar yapmak

Pazartesi, 2012.05.21

 

İşim gereği yıllardır işe güce de yer yer kullandığım bilgisayarlarım sadece dizüstü oldu. İş yerlerimde kullandığım masaüstü sistemler vardı ama çantaya atıp istediğim yere götüremediğim bilgisayara bilgisayar demiyordum. Biraz hastalıklı ve maliyetli bir zihniyet elbette ama hayatı kolaylaştırdığı konusunda  diyecek bir şey yok. Sonra ne mi oldu? Oyun oynayasım geldi…

 

 

Açıkçası hem yüksek performansa sahip olan hem de taşınabilirlik sınırları içinde kalan bir bilgisayarım vardı. Şu an hâlâ kullandığım dizüstü bilgisayarım Daito işlemci olarak şahane, grafik işlemcisi açısından da orta seviye sayılabilecek bir makineydi. Fakat Frostbite 1.5 oyun motorunu kullanan Battlefield Bad Company 2 oyununda bile düşük çözünürlükte ağlıyordu. Açıkçası sadece World of Warcraft oynamayacağımı idrak ettim ve canım sıkılmaya başladı. Bu sıkıntıyı da bir şekilde çözmüş bulunuyorum.

Kocaman kasalardan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Bu nedenle bir InWin Dragon Slayer kasa içinde microATX standardında bir ana kart kullanarak bu sistemi oluşturdum. İsmi de bu kasadan ve oyunlardaki hikaye unsuru canlılardan geliyor: Ejderkesen!

 

Merhaba Ejderkesen!

 

Ana kart: Gigabyte Z77M-D3H

Müthiş bir ana kart değil, microATX olması elzem özellikleri barındırması (SATA 3.0, USB 3.0 ve ilgili işlemci desteği) zaten sınırlı olan havuzdan bunu seçmemle sonuçlandı. Akşam 7’de bilgisayar parçaları satan bir yere gidip sabaha birleştirilip kadar çalışacak o bilgisayar gazındaysanız olur böyle şeyler. Memnunum, işimi görüyor. Hız aşırtma yetenekleri müthiş değil. Bununla birlikte işlemci için en yüksek TDP ayarı yapmanıza ve her türlü frekansla oynamanıza izin veriyor. 33’ten 35 çıkardığım “olağan vaziyet” çarpanı ve Intel Turbo Boost çarpanı ayarlarımı sorunsuz çalıştırıyor. İşlemci tek çekirdek devredeyken 4,3 GHz’e kadar çıkmak üzere programlı. Teklemeden çalışıyor.

 

İşlemci: Intel Core i5 2500K

Söyleyecek çok söz yok, sanırım kendi fiyat aralığındaki en makul işlemci. K eki çarpan kilidinin olmadığını gösteriyor. 3,3 GHz’den 3,7 GHz’e kendi kendine çıkabiliyor; fakat el ile 4 GHz yapmayana iyi gözle bakmıyorlar genelde. 🙂 Bir senelik bir işlemci ama alınır mı derseniz alınır.

 

Bellek: Kingston HyperX 4 GB 1600 MHz CL9 (x4)

Ucuz ve makul bir bellek modülü. Ana kartınız gelişmiş bellek profil desteğine sahipse tek hareketle olması gereken hızda çalıştırabiliyorsunuz. Satıcı size de bana dediği gibi “bu anakart 1333 MHz bellek destekliyor, verimli çalışmayabilir” diyebilir. Dikkate almayın. Evet, başlıktaki x4‘ü doğru okudunuz, 16 GB bellek kullanıyorum. Sudan ucuz. Almayanı dövüyorlar.

 

Ekran kartı: Sapphire HD7770 GHz Edt.

Masaüstünde bir iş yapmadığınızda 3 Watt yakan bir ekran kartı… Basınca da gidiyor. Fiyatına göre yeterli performans, performansa göre makul bir fiyat. Elbette seçenek çok fakat Sapphire’a güvenimiz tam. Frostbite 1.5 ile tüm ayrıntılar açık şekilde 1920×1080 çözünürlükte  Battlefield Bad Company 2 oynatıyor, hastasıyız. Bu kartın soğutucusu Sapphire’ın VaporX’lerinden değil ama saatlerce süren oyun seanslarında bile kesinlikle duymuyorsunuz.

 

Sabit sürücü: Kingston HyperX 3K 120 GB SSD

Oyun makinesi olur da SSD olmazsa tam olur mu? Biraz hızlı; birkaç saniyede açılan veya kapanan, oyunlarda yükleme süresini kısaltan bir ürün. Dizüstü bilgisayarımdaki SATA 2 arayüzüyle ve yeni makinemdeki SATA 3 arayüzü arasındaki farkı bu ürünle anladım, o kadar diyeyim.

 

Optik sürücü: Samsung SH-S222BB DVD-RW

Herhangi bir optik sürücü; zaten nadiren kullanıyorum.

 

Güç kaynağı: InWin Commander 650 W

Daha evvelden test sistemlerinde 1200 Watt değerinde olanını kullanmıştım; tabii arada 3-4 sene geçti. Commander serisi hâlâ taş gibi. Sökülebilir sistem hem iyi hem de dar kasalar içinde yol bulmak biraz zor olduğundan sabır testine dönüşebilir, şimdiden söyleyeyim.

 

Kasa: InWin Dragon Slayer

Bilgisayarımın ismini aldığı kasa. Standart bir ATX kasadan birazcık, markalı makul midi tower kasalardan ise oldukça küçük bir ürün. İçine herhangi bir ekran kartı girebilir (ekran kartının denk geleceği yerin karşılığında disk yuvası yok). İçinde çalışması elbette normal boyutlu kasalar kadar kolay değil. İçinde gelen fanlardan sadece bir tanesi ana karta bağlanabiliyor, dolayısıyla rahat rahat ayar yapmak için bir tane ön panel fan ayarcısına ihtiyacınız olacaktır. Doğrudan güce bağladığınızda fanlar bağırmasa da ciddi bir uğultu oluşturuyor (özellikle onları bastıracak bir ekran kartınız olmadığında).

 

Geri kalan işler


İşletim sistemi olarak, daha evvelden dizüstü bilgisayarıma kurduğum Windows 7 Ultimate işletim sistemini kullandım. Lisanslı yazılımı doğru kullanmak adına dizüstü bilgisayarımı da yeniden kurarak kendi Windows 7 Professional sürümüne geri döndürdüm. Tam bir çılgınlık… Sonra, laf aramızda, dizüstü bilgisayardaki SSD’yi çıkarıp bi mekanik disk taktım, üzerine de biraz kurcalamak için Backtrack 5 kurdum.

 

Sistemimiz Ejderkesen bu. Makineyi geçen ay dizüstü bilgisayarımla kullanmak için aldığım Asus ProArt PA238Q monitör ile kullanıyorum. Monitörün esas uzmanlık alanı renk doğruluğu ve kullanım esnekliği de olsa oyunlarda iyi vakit geçirmemi sağlıyor. Yakın zamanda iki tane 2,5’ten 3,5/5,25, çevirici alıp eskiden kriptolu yedekleme için kullandığım 250 GB’lık diskleri de sisteme ek depolama birimi olarak takacağım. Her şey şahane olacak. Evet, bir fan kontrolcüsü de iyi olabilir belki. Onun haricinde uzunca süre güncelleme yapmaya gerek olmayacak gibi görünüyor.

Dizüstü bilgisayar şahane bir şey ama masaüstünde daha iyi grafik performansını çok daha ucuza almak mümkün. Bu bahaneyle yeniden yaptık mı bilgisayarları iki tane? Hepimize kolay gelsin. 🙂

 

 

 

 

2010 yılından beklentiler

Pazar, 2010.01.10

Yeni yıl geldi ve tarihlerin yıl hanesinde birkaç gündür 2010 yazıyor. Her ne kadar zaman feci biçimde bağıl bir kavram da olsa değişimler için dayana noktası almak için daha farklı çözümler bulmak her zaman mümkün değil. Neyse, kendi konumuza dönelim ve 2010 yılından beklentilerimi sıralamaya başlayayım.

2010 için yayınladığım yeni yıl kartı.

Alışılageldik biçimde 2010 yılından on beklenti gibi bir yaklaşımım yok. Aklıma gelenleri estiği gibi yazıyorum. O sebeple gün olur yeni beklentiler oluşur, oturup bu yazıyı güncellerim veya yeni bir beklenti listesi oluştururum.

İnternet rekabete açılsın

Bu çok zor biliyorum. Durduk yere saçma salak rakamlar özelleştirildiğini düşündüğüm Türk Telekom (PTT’nin t’si) ve bir kısmının sahiplerinin rant derdi internetin ucuzlaması ve özgürleşebilmesinin önünde önemli bir engel. Hâlen çıplak ADSL tabir edilen, telefon bedeli veya aboneliği almadan ADSL teknolojisinin memlekette görülememiş olması elbette Telekom’un çıkarı haricinde kimseye hizmet etmiyor. Eh bu kadar kerizi bir arada bulan hakim işletmeci de bu tatlardan vazgeçemiyor. Bakalım, umut verici gelişmeler oldu olacak. Bu şekilde belki diğer internet bağlantı tedarikçileri de huzura erer. Hazır gitmişken TTNet alalım yaklaşımı sonlanmış olur.

Sansür bitsin

Her ne kadar ifade özgürlüğü anayasal olarak çok kısıtlı ve mutaassıp insanlara daha fazla hizmet eder halde olsa da (dini olguları, bireyleri, kurumları, insanları eleştirmek çoğunlukla tahkir ve tezyif olarak değerlendirilebiliyor) belirli sınırların çizilmesi konusunda ne kadar elzem olduğu tartışmaya açık bir vazifeyi ifa ediyor. Eh bunun kullanan sapık vatandaşlar da “ben bundan kıl kaptım kardeş” diyerek internette, yoldaki vatandaşa hitap eden muzır neşriyat bırakmıyor. Tabii bunun yanında vay efendim bana sövdü, şöyle böyle dedi diyen kerameti kendinden menkul insanlar da ilim irfan kaynağı olarak değerlendirilebilecek sitelerin odunu veriyor beline beline…

Sus, soru sorma, konuşma, düşünme; mümkünse sadece nefes al.

Her ne kadar dijital içerikte fikri mülkiyetin esnetilmesi gerektiğini düşünsem de fikir ve sanat eserleri kanununa dayanan erişim engellemeler bu işi sadece yokuşa sürüyor. Müziğin, aslında genel olarak sanatın endüstrisi olmaması gerektiğini düşünsem de bu anlamda sanatçı ve yapımcıların çıkarlarını koruyan meslek birliklerine ağzımı açıp gözümü yumup saydıramıyorum. Bunlara sövmek yerine  FSEK’i değiştirmeye çalışanlar haricinde geri kalan kişilerin boş konuştuğunu açık açık söyleyebilirim. Bakın yine delirdim: Bir şeye hukuksuz demek için hukukta olmaması gerekir, komik olmayın. Hukuki olmaktan çıkartırsanız, huzura erersiniz. Coğrafyamın zihniyeti tabii; temel kazmayalım ama binamız otuz kat olsun; organım olsun ama iç çamaşırımla temas halinde olmasın. Peki canım.

Nvidia artık geri gelsin

Ekran kartı ve sistem yongası üreticisi Nvidia, kod adı Fermi olan GT300 yongasıyla yarışa devam etsin. Yahu PhysX ve benzeri önemsiz şeylerle bir firma ancak bu kadar süre hayatta kalabilirdi; sınırına da gelindi. Tabii bu benim kişisel görüşüm ve önemsiz şeyler derken CUDA teknolojisini ayrı tutuyorum. GPGPU’nun nasıl olması gerektiği konusunda önemli bir çalışma olan CUDA’dan başta PhysX olmak üzere birçok farklı çoklu ortam uygulaması faydalanabiliyor.

Nvidia 2010 için umut veriyor zira önemli bir kilometre taşı olan 40 nanometre üretim teknolojisi kendisini göstermiş durumda. En azından Nvidia’nın parke taşlarını çağrıştıran işlemcileri (abarttım birazcık) daha az enerji tüketip daha az ısı yayma eğiliminde olacak; bu bile başlı başına rahatlatıcı bir durum. Eksik kalan tek şey olan heyecan verici yeni ürünler (bu cümleyi kurarken kendimi çok pazarlamacı hissettim) tarafındaydı, umarım o da ortadan kalkacak.

iTunes ve alternatif kanallar çoğalsın

Yurt dışında olup da memleketimizde bulunmayan iki müzik dağıtım hizmetini buralarda da görmek isterdim. Bunlardan ilki iTunes. Apple’ın yeteneksiz iPod aygıtlarını anlamlı hâle getiren iTunes maalesef memleketimizde bulunmuyor. Sebebi, birçok kişinin sandığının aksine Apple’ın merkezinde bu konuda bir çalışma olmaması.

Bunun yanında SanDisk tarafından sunulan ve microSD bellek kartlarında sunulan albümler de kullanıcılara kullanışlı gelebilir. Kopya korumasız sunulan bu ürünler, içerik alındıktan sonra herhangi bir bellek kartı gibi kullanılmaya devam edilebiliyor. Öyle aman aman bir fikir olmasa da kullanışlılık açısında önemli bir getiri sunduğu kesin.

AMD mobil işlemcilerle gelsin

Intel tarafından korunan açık ara pazar önderliği, mali anlamda sorunlu dönemler geçirmeye devam eden AMD tarafından uzunca bir süre daha sarsılmayacak da olsa yeni ürünlere her zaman sıcak bakıldığı söylenebilir; tabii ki teşvikmiş, sindirmeymiş, bu tür garip hareketler olmadığı sürece. Farklı noktalara odaklanarak Atom’dan iyi ama çift çekirdekli CULV işlemcileri çeşitli yönlerden aratan ürünlere takılmış olan AMD, Intel’den aldığı milyar dolarlık bütçeyi hayırlı işlere ayırırsa, makul fiyatlı, az enerji tüketen ve üreticiler tarafından belirli model aralıklarında Intel’in sunduğu ürünlere seçenek üretebilecek işlemcilerin gelmesi işten değil.

Değerli AMD, dost acı söyler. Bu bilgisayar içindeki işlemci seni kurtarmaz!

AMD masaüstünde başarılı biçimde, ölümlülerin de edinebileceği sistemleri hem işlemci, hem ekran kartı, hem de yonga kümesi anlamında donatabiliyor. Dizüstüne uyarlanmış taşınabilir sistem yongaları ve üçüncü şahıslardan sağlanan ek bileşenler de sorunsuz; fakat işlemci konusu hâlâ sıkıntılı ve bir süre daha can sıkacağa benziyor.

3G adam olsun

Elbette bu konuyu çok derinlemesine deşecek değilim. Abonesi olduğum işletmeci 3G modem kampanyalı yeni bir veri erişim hattı almak istediğimde benden adrese gelen bir fatura istediğinde 3G konusunu bir süreliğine kapadım. Bunun yanında hâlâ arkadaşlarımdan bağlantıların tutarsız olduğu ve yer yer sapıttığını duymadığım gün yok. Elbette 3G bağlantılarının şebekelere bindirdiği yük muazzam; fakat bir hizmet için yapılacak yatırımın da insanların heveslerini kursaklarında bırakmayacak nitelikte olması makul bir beklentiden başka bir şey değil.

WiMAX gelse, dertler bitse

Elinde olsa telefon kullanmayı bırakıp hayatını VoIP yapacak benim gibi yaratıklar elbette bir taraftan fiberler sarsın dört bir yanını isterken bir yandan da WiMAX gelsin diye ellerini yukarı açıyorlar. Bunun yanında WiMAX teknolojisinin lisanslamaya başlaması, kablo fetişisti tekelcilerin gururunu feci biçimde incitecektir diye de düşünmüyor değilim.

İşin diğer tarafı, etrafımızda bu denli artan elektromanyetik dalgalar hoş bir ortam oluşturmuyor. Artık evleri korumak için Faraday kafesleri kurulmaya başlanırsa şaşırmam. Aslında kurulmaya hâlâ neden başlamadığını da merak etmiyor değilim.

Linux cebe girsin

Elbette şu sıralar cepteki en çok tutulan Linux türevi Google’ın Android platformu. Android ve diğer GNU/Linux girişimlerinin cep ortamında artışını görmek hem teknoloji hem de bağımsızlık anlamında önemli ilerlemeler olacak.

Konu mobil işletim sistemi olduğunda…

Yeri gelmişken, cebe sığan sistemlerdeki işletim sistmei tercihimi tekrar vurgulayayım: Exchange Server’ınız yoksa, WinMo değil Symbian tercih etmeniz daha doğru. Hayaıtnız Gmail ile yürüyorsa da artık Android kullanmayı deneyebilirsiniz.

Yeni yıl dileklerim burada son buluyor. Elbette, şimdilik. Yılın devamını hep birlikte getirebiliriz. Bakalım, görelim; neler olacak, neler olamayacak.

Intel’in paraları…

Salı, 2009.12.01

Başlığın devamını okura bırakmak istedim, çünkü günahıyla ve sevabıyla Intel’i masaya yatırıyorum. Masadan zararsız kalkacağı kesin ama sanki dünya devi için bazı şeylerin de değişmesi gerekiyor; hatta kaçınılmaz.

Intel silikon teknolojisinin en büyüğü, bunu tartışmak veya teknolojiye yaptığı katkıları inkâr etmek mümkün değil. Elbette haklı olarak bunun da kaymağını bir numara olarak yemek onlara düşüyor. Bunun yanında Intel bazıları için kanserden farksız bir büyüme gösteriyor.  Bu algının sebebi ise basit: Gittikçe büyüyen Intel teknolojinin her alanında etkin olmak isterken kapıdan içeri düstursuz giren adam olarak anılabiliyor. Elbette renkli halkla ilişkiler çalışmaları arasında hiçbir firmanın yetkilisi Intel’e böyle demeyecektir; ama işin aslı bu.

İç çelişkiler

Intel’in son dakikaya gelişen teknolojilerle ne yapacağını bilmediği durumlar oluyor diye düşünüyorum. Zira elimde en azından bir adet kanıt mevcut. Kanıt derken, tabii ki iddianın yazılı bir karşılığı olur mu bilemiyorum ama Intel’in tepe isimlerinden bir tanesiyle yaptığım görüşmede aldığım bilginin zaman içinde kendisini yalanlaması belki de çok fazla farklı dengenin tutturulması gereken konularda Intel’i zorluyor olabilir.

IntelInside

2006  Mayıs‘ında yapılan EMEA IDF toplantısında görüştüğüm Intel’in baş izlemcisi (chief strategist) Chris Thomas‘ın WiMAX konusunda verdiği bilgi, WiMAX’in sadece bir ara bağlantı hattı olacağı, kablonun yerini alacağı ama uç birim olarak 802.11 serisi teknolojilerden faydalanacağı yönündeydi (o sene EMEA bölgesinde bu teknolojiyi denemek için Orascom ile anlaşmaya varılmıştı). Bugün geldiğimiz noktada, WiMAX’in bir MAN (metropolitan area network, şehir alan ağı) teknolojisi olacağı kesinleşmiş, Intel tarafından üretilen 5000 serisi kablosuz ağ kartlarında WiMAX desteği eklenmiş durumda.

…ve komplo teorileri

Elbette burada anlatacağım kısım tamamen komplo teorisi fakat WiMAX konusunda yaşanmış teknoloji gelişimleri kadar Intel’in böyle bir durumda kurması gereken dengelerin bir kısmını göstermesi açısından bir örnek teşkil edebilir.

WiMAX , Kore’de LG ve Samsung tarafından desteklenen WiBro ile birlikte şu an kullanmakta olduğumuz 3G teknolojisine ciddi bir rakip olarak gelebilecek vaziyetteydi. Tabii bunu iki taraftan ele alalım: 4G konusunda o zamanlar bile ciddi ilerleme kat eden hatta WiBro ve benzeri teknolojileri mobil cihazlarda kullanmaya başlayan Uzak Doğu için atılan taşa oranla ürken kurbağa sayısı açısından önemli bir ilerleme vaat etmeyen WiMAX, henüz 3G ile mükemmel hızlara ulaşamamış Avrupa ve Kuzey Amerika pazarı için taşınabilir telefon hattı işletmecilerini ve onların hücresel veri işlerini baltalayabilecek niteliğe (hız ve diğer yeterlilikler) sahipti.

wimaxlogoKelebek gibi uçarım…

Bu durumda Intel onları korkutmamak için ilk etapta bu teknolojiyi resmî olarak noktadan noktaya, kablo ikamesi olarak duyurdu. Herhalde artık kendilerine güvenleri tam olan telefoncular WiMAX‘ten korkmadan hayatlarını sürdürebiliyordur. Tabii aynı korku VoIP karasal hatları ve GSM işletmecilerini öldürür mü sorusuna kadar gitmişti ama ben henüz VoIP’ten batan işletmeci duymadım.

Ne kadar yükselirsen…

Günümüzü bir özlü sözü sözle şenlendirmek istiyorum. Gerçi bu çok da özlü değil ama çokça maksatlı bir cümle: Ne kadar yükselirsen o kadar bulaşırsın. Bu sözü Intel örneğine uyarlarsak yeterince büyüyen bir firma, hayatta kalmak için büyümesini sürdürmek zorunda. Çünkü rakibi büyürken, iş kollarını çeşitlendirirken kendisi sadece bir noktaya odaklanmış şekilde kalan üreticilerin akıbeti çok hoş olmuyor. Elbette sadece belirli bir işe odaklanmak günah değil; ama bulaştığın ve işi yüzüne gözüne bulaştırmadığın kadar varsın kuralı hep işliyor.

ajay_bhatt_intelRock Stars, kinda different TBH

Intel büyüme konusunda malum noktayı geçene kadar çok oldu ama birçok araştırma sahasında teknolojide yenilik açısından biraz ketum ve isteksiz tavırlar sergilediğini reddetmemek gerekiyor. Elbette teknoloji önderlerinden birisi olarak bayrağı taşıması bekleniyor; fakat iş ortaklarının Intel’den şikayetçi olmaması arayı hoş tutmaktan başka bir şey olmasa gerek. İnsan arada sorar neden birçok kişi USB 1.0 diye bir standardı duymadı, USB 3.0 ortada niye yok diye.

Muhteşem icatlar!

Tabii böylesine bir devin yaptıklarını da en iyi en güzel olarak nitelemesi kaçınılmaz. Zira kimse “yahu bu aslında mukallit bir teknoloji” diye sunmaz. İşlemci pazarı konusunda rakibi AMD’yi neredeyse silip süpüren Intel bu konuda elbette çok güçlü bir ar-ge temeline sahip. Prescott faciası üzerinden 6 yıl geçti ve Intel kendisini affettirdi. Core serisi işlemciler çok başarılı ve ancak bazı sebeplerle kârdan zarar edebiliyorlar (bu konuyu kenara not alıyorum, zira anlatması çok uzun sürebilir. Apayrı bir makale konusu). Bunun yanında eklenen yeni komut setleri, sunulan enerji tüketim seviyeleri, güç koruma teknolojileri… Bunlar çok ciddi ilerlemeler.

intel_coreIntel’in şaheserlerinden; Core serisi işlemciler.

Fakat Intel’in teknolojiye yenilik getirmesi açısından rakibinin gerisinde kaldığı birçok alan da mevcut. Ballandıra ballandıra anlatılan QPI (quickpath interconnect) arayüzü, AMD’nin 2003’te gerçekleştirdiği işlemci çekirdeğine çekilen bellek denetçileri, yenileşim adı altında anlamsızca marka bağımlılığı ve satıcı kilidini hayatımıza sokuşturan Centrino Mobile Technology, tahminen içlerinden “bu hiç hesapta yoktu” diyerek çamur atılan sonra da tıpış tıpış akıma uyulan 64 bit komut kümesi uzantıları…. Bunlar hemen aklıma gelenler. Elbette herkesin sevmediği bir yanı vardır; ama birilerinin Intel’e daha düşük işlem sürecinin, yani diğer adıyla nanometre hesabının artık sıktığını söylemesi gerekiyor.

Yatırım? Pazarlama?!?

Son zamanlarda Intel’in adı Avrupa’da pek hayırlarla anılmadı.  AMD’nin bilmem kaç kıtada devam eden hukuk mücadelesinin yanında Media Saturn ile girişildiği söylenilen raf dalaşı Intel’e pahalıya mal oldu. Media Markt ve Saturn zincir mağazalarında, üreticilerle ve Media Saturn holdingle anlaşan Intel, AMD işlemcili bilgisayarları ciddi ciddi azaltmıştı ama biletini feci aldı.

paul_otelliniPaul Otellini, Media Saturn olayının haberini almadan az önce

Zaten bütün bu haberlerin üzerine, AMD’nin açtığı davalar üzerine Intel’in uzlaşma araması da her şeye tuz biber ekip, Paul Otellini‘nin Media Saturn olayından sonra yaptığı açıklamlayı anlamsız hâle getirmişti.

Kısaca…

Başlığı bağlayalım: Intel’in paraları, doğru düzgün kullanılmazsa bize yarar değil zarar getiriyor.  Malum reklamlardaki gibi onların rock yıldızları bizimkilerden baya farklı olduğu gibi çuvallamaları da feci oluyor. O zaman uzatmıyoruz ve marş marş, USB 3.0’a diyoruz.

AMD, Acer’da aradığını bulur mu?

Çarşamba, 2009.11.11

Geçtiğimiz haftalarda Acer ve AMD tarafından düzenlenen bir toplantıda Ferrari One’ı yakından tanıdım. Şu sıralarda satışta olan bu gelişmiş minik bilgisayar kullanıcılara sunulan önemli bir değerin yanı sıra bu iki dev üretici için de önemli bir adım olabilir mi? AMD, ihtiyaç duyduğu iş ortağını acaba bulabildi mi?

AMD_dragon_fusion

AMD; açık ara geride olduğu taşınabilir bilgisayar pazarında sorun yaşamaya ve günü de aslında fazlasıyla iyi kurtarabilecek ürünlerle gelmeye devam ediyor. En son Athlon X2 taşınabilir sistme işlemcileri, esas ürün gamını oluşturan Turion X2 Ultra işlemcilerine ucuz, düşük performanslı bir seçenek olarak sunuluyor. Eh, bu işlemciler Intel’in Atom’u kadar çakma olmadığı için AMD yarattığı bu dizüstü pazarına ince ve hafif (thin and light) diyor. Tabii bu ürünler performans tarafında da hafif ama Intel’in Atom bileşenlerini kullanan bilgisayarlardaki birçok sorun da ortada yok.

Her derde deva

Açık konuşalım, AMD’nin ince ve hafif çözümleri, Atom’u birçok uzman için (ben dahil) işe yarar hâle getiren Nvidia ION’dan çok daha ileri. Burada Nvidia ve AMD kıyaslaması yapmaya gerek görmüyorum, o apayrı bir konu; fakat Kırpılmış AMD işlemciler benzer fiyat aralığında Atom’u dağıtıyor gibime geliyor. İşin içine AMD’nin her türlü grafik yongasına tümleştirdiği evrensel video çözücü (UVD) var ki, tadından yenmiyor. M780G sandığımdan uzun ömürlü oldu ama yetiyorsa yenisine gerek yok.

FSC vardı, ne oldu ona?

AMD, büyük umutlar bağladığı (belki de gerçekçi davrandılar, emin değilim) Puma platformuyla mükemmel pil ömrü sunamasa da marka içinde ATI grafik işlemcilerini güzel bir biçimde bir araya getirerek değiştirilebilir grafik işlemcisi konusunda önemli bir yol aldı. Bunun yanında yenilenen Turion X2 Ultra işlemcileri de daha iyi bir başarım gösteriyordu. Tabii işin güzel kısmı ekonomisiydi.

fujitsu-siemens-amilo-3000-series

Eski mutlu günler Fujitsu ve Siemens için geride kaldı.

Türkiye’de yapılan tanıtımda, Almanya merkezli rahmetli Fujitsu Siemens Computers ile ortaklaşa sınadıkları bu yaklaşımı sergilediler. Hatta FSC’nin AMD ile ne kadar yakın çalıştığından falan dem vuruldu. XGP olarak anılan harici ekran kartı çözümü de sadece FSC tarafından Amilo Graphics Booster adıyla çıkartılacaktı. Tabii bunlar yalan oldu, Alman ortak kaçtı, FSC de Fujitsu Technology Solutions oldu ve bunun gibi birçok baltalayıcı olay gerçekleşti. Zaten o tanıtımlarda ortaya konulan ürünler de amiyane tabirle dana gibiydiler ve en hafifletilmiş ürünle içi en dolu arasında nedereyse hiç kasa farkı yoktu. Sadece fiyat üstünlüğüyle bir yere varılmamasını garipsemiyorum. Biraz da tasarım gerekiyor.

Scuderia Ferrari, AMD ve Acer

İyi günde ve kötü günde Scuderia Ferrari’nin yanında olan Acer ve AMD’nin bir noktada, şu güne kadar genellikle sadece Acer Ferrari ürününde işbirliği yapması kaçınılmazdı. Tabii bu ilişki nereye kadar ilerledi, tartışmaya açık zira Acer dizüstü bilgisayar alanındaki en büyüklerden birisi ve kaynağı sınırsız desek yeridir.

scuderia_ferrari_f1

Elbette hiçbir ticari kurum sadece laf olsun diye çuvalla ar-ge parası akıtmaz. Herhalde AMD’den de taşınabilir sistemler konusunda çok büyük mucizeler beklenmediği için çok fazla bir araya gelinmemiştir. Ama Ferrari markasının iki iş ortağıyla bir araya geldiği ürünler, performans ve pil ömrü açısından mükemmel olmasa da görsel tasarım açısından oldukça ilgi çekici ve yenilikçiydi.

Scuderia_Ferrari_Logo_2007

Ortaya çıkan Ferrari yaklaşımı iki markaya da erişilmeze (fiyat olarak, yanlış anlamayın) imza attıkları için değer kattı ve Ferrari çılgınlarına daha erişilebilir bir Ferrari sundu. Yeni gelen Ferrari One ise herkese hitap eden bir Ferrari halinde, dolayısıyla Italyan ateşini şu günlerde daha fazla görmeye başlayabiliriz. İtalyan ateşi derken, Acer’ın da aslında nereli olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Hemşehrim, memleket nere?

Acer, Tayvan, yani Çin Cumhuriyeti merkezli bir kuruluş; fakat zihniyet olarak fazlaca Avrupalı bir görüntü çiziyor. Özellikle de ABD’de yaptıkları yatırım sonrasında Gateway gibi bir üreticiyi bünyelerine katıp Dell’in ardından ikinci sıraya oturmuş olmaları önemli bir ayrıntı.

AMD’nin nereli olduğunun çok fazla önemi yok, ne de olsa dünya üzerinde birkaç tane işlemci tasarlayan firma mevcut. Bunun yanında üretim teknolojisi konusunda Çin Cumhuriyeti ve Çin Halk Cumhuriyeti’nde bolca tesis var. İşlemci paketlemeleri (çekirdeğin işlemciye çevrilmesi) farklı yerlerde yapılıyor. Aslında Arap ortaklardan sonra AMD daha uluslararası bir yapıya kavuştu. Eh bunun yanında kendilerine Arabian Micro Devices diyen büyükçe bir kitle de oluşmadı değil.

Söyle buldun mu, aradığın Sony’yi?

Sony konusuna gelene kadar lafı biraz uzattım, farkındayım ama konuşmasam olmaz. Elim veya çenemin bir arada durduğu görülmemiş olmakla birlikte beraber çalıştıkları da gözlenmiştir.

Sony, Intel’le özelleşmiş çalışmalar yapmak konusunda iyi bir kuruluş. Tabii burada bahsettiğim Sony, Sony Computer isimli firma. VAIO ürün ailesiyle birlikte Intel işlemcileri ve teknolojileriyle neler yapılabileceği konusunda artık sunmadığı yaklaşım kalmayan Sony, ürün kalitesi ve özellikleri yanında işletim sistemi bağımlılığı konusunda da rakipsiz. Tabii son dediğim çok çok kötü bir durum ama gülü seven dikenine selam söyler.

sony-vaio-type-z-1Ecnebilerin geek tabir ettiği insanların gözdesi: VAIO Z

Sony tarafından sunulan ürünler, diğer markaların da peşinden koştuğu ama maliyetler sebebiyle Sony’ye nazaran daha kırpılmış şekillerde son kullanıcıyla buluşan daha başka ürünler olarak farklı üreticiler tarafından ilham alınan yaklaşımlar olarak piyasada varlığını sürdürüyor. Bir buçuk kiloluk ürünlerde kullanılan değiştirilebilir grafik teknolojileri (VAIO Z), kasada kullanılan karbon fiber ve alüminyum gibi dayanıklı malzemeler, dar alanda kısa paslaşmalar (VAIO TT) ve Dev gibi ekranlara sahip netbook’lar (VAIO P) Japonların bu konuda ne kadar inanılmaz işler çıkardıklarını gözler önüne seriyor.

Uzun lafın kısası, Sony, Intel teknolojileriyle neler yapılabileceğini acımasızca gözler önüne seriyor. Pazar payları tepede olmasa da onlar yaptıkları işten ve diğerlerine ilham vermekten çok memnun. Peki AMD için bir Sony mümkün mü?

AMD+Acer, Ferrari One ile kalır mı?

Elbette birçok ara modelde AMD ve Acer birlikteliğini görmek mümkün. Tabii Sony gibi bir yeni yaklaşımla çıkıp gelecek modellerin Ferrari One ile sınırlı kalma ihtimali de beni rahatsız ediyor. Yani elbette kimse Acer’a duygu sömürüsü yapıp kârsız bir işe sokmak istemez ama AMD bu eksikliği hissediyorsa değiştirilebilir grafik teknolojisini zamanında Asus’tan test için gelen dana gibi aletlerle değil, Acer Timeline serisi gibi (sadece “gibi”) şık ve ince ürünlerle sunulması konusunda birilerine baskı yapabilir. Mesela, sonuçta ne kadar Timeline ayarında pil ömrü görürüz bilemiyorum ama benzer 13,3 ve 14,1 inçlik kasalarda, Core Solo yerine taşınabilir sistemler için üretilmiş, düşük güçlü ve çift çekirdekli Athlon II görsek fena olmaz.

ferrarione

Her ne kadar Ferrari One’ı Intel Atom kullanan Aspire One’lardan ayıran çok şey de olsa, görünüm açısından da kökten değişik bir ürüne fiyatına göre gelişmiş sayılabilecek özellikler eklediğinizde başarısız olması imkansız. İkisi de sattıran etmen olduğundan, ikisinin bir araya gelmesi kaçınılmaz başarıyı da getirecektir.

dv2’den Ferrari One’a

HP ile yapılan ve AMD’nin ilk netbook benzeri denemesi olan Pavilion dv2 fecaat olmuştu. Neyse ki Ferrari One bu görüntüyü biraz düzeltebilecek bir ürün. Bundan sonra AMD kendisine özel yaklaşımları Acer gibi özenli üreticilerle hayata geçirirse, dizüstü pazarında da payını artırması ve bununla birlikte yatırımını yükseltmesi kaçınılmaz olacaktır.

Bu kadar çok çekirdek lazım mı?

Çarşamba, 2009.10.28

Bilgisayarınızdaki çekirdek sayısını artırmak her zaman, özellikle de bir son kullanıcıysanız çok fazla işinize yarıyor mu? Bu yazıda çekirdek meselesine biraz değinmek istiyorum.

tilera_islemci_on_arka

Tilera Tile Gx isimli işlemcisiyle 100 çekirdeğe ulaştı.

Her ne kadar ne kadar çekirdek sayısı üzerine pazarlama fetişizmi geliştirilecek kadar önemli bir rakam da olsa kullanıcıların fark etmediği veya kasıtlı olarak gözden uzak tuttuğu bir gerçek var: Ne yazık ki günümüzde yazılımların çoğunluğu çok izlekli (multi-threading) yapıya sahip değil. Yani, kaç tane bağımsız yuvada kaç çekirdekli işlemciniz olursa olsun, yazılım sadece bütün bu donanımsal kaynaktan sadece tek bir çekirdeği kullanabiliyor.

Programcıların derdi

Açık konuşalım: Bir uygulamayı izleklere bölmek çok zor bir iş. Zamanında Intel desteğiyle Boğaziçi Üniversitesi‘nde açılan ve bu tür uygulamalar geliştirilmesi için tahsis edilen laboratuarda öğretim görevlileriyle konuşurken onların bile “bir gün birisi çıksa ve 3 GHz değil 10 GHz işlemci ürettik, tek yoldan daha fazla hız için uğraşacağız ve artık böyle ilerlenecek dese, kimse bu işlerle uğraşmaz” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Dolayısıyla mimarilere ve çekirdek sayılarına göre, kaynak yönetimini (önbellek tutarlılıklarının (cache coherency) sağlanması, çekirdekler arası iletişim ve iş bölümü) sistem seviyesine bırakıp sadece işi yapan kodu kendisini her yere uyarlayabilen ve verimlilik kaybı yaşamadan çalışabilen kod yazmak zor iş.

crysis_nanoluadam

Yerli kardeşlerin zoraki yalanı

Intel’in de desteklediği Crytek’in Crysis oyunu bütün dünyada çok büyük ilgi gördü. Tabii “Yahu bu adamlar Türk işte” diyerek mesnetsiz bir sahiplenme duygusuyla sarıldığımız Crytek’in sahibi Türk kökenli Yerli kardeşler, İstanbul’daki bir toplantıda “Peki çok çekirdeğin oyun performansına bir etkisi var mı” sorularına, var var diyerek cevap verdiler. Tabii, nasıl var çok da açıklayamadılar. Burada iki nokta vardı ve toplantıda, donanımdan anlayan herkes bunları çok iyi biliyordu:

  • Crysis, işlemci ve bellek performansından etkilense de oyun içindeki performans anlamında ekran kartına daha çok bağımlı bir oyun. Bunu en önemli iş ortakları olan Nvidia kadar iyi biliyorlar.
  • Crysis oyununun motoru çok izlekli bir yapıya sahip değil. Yani dört çekirdekli bir işlemciniz varsa crysis.exe en fazla %25 işlemci yükü yaratabilecek ve tek çekirdeğin performansıyla sınırlı kalacak. En azından bu konuşmanın geçtiği sıralarda durum buydu.

Peki Yerli kardeşler durumu nasıl topladı? Saniyede gösterilen kare sayısını sabit tutarak performansa katkı yapıyormuş. Yani zaten çok çekirdeğe para vermemizin sebebi, çalışan ana yazılımların kendilerine bir çekirdeği ayırabilmesi, geri kalan arka plan işlerinin de boştaki çekirdek veya çekirdeklere aktarılması sayesinde ana yazılımın sorunsuz biçimde ve performans kaybına uğramadan çalışması değil mi?

Uzman uygulamalarla hayat bulan çekirdekler

Kısıtlı miktarda da olsa bazı ev kullanıcısı ve uzmanlara yönelik uygulamalarda çok çekirdek destekli uygulamalar var. Bu çok çekirdekli uygulamalar bazı noktalarda yeterince verimli olamayabiliyor. Örneğin Nero Move it ilk çıktığında sergilediği düşük çok çekirdek kullanım yeteneği sebebiyle bende hayal kırıklığı yaşatmıştı.

nero_move_it_logowork

We like to… move it!

Adobe gibi sayısal içerik üretimi konusunda uzman bir şirket bile bu konuda muzdarip. En son montaj masasına oturduğum zaman, ilginç şekilde After Effects’in çoklu izlek desteğinin olduğunu, fakat çatır çutur çıkış almanız gereken ve aslında daha çok kullanılan bir üretim yazılımı olan Premiere’de ise bu desteğin bulunmadığını görmüştüm. Dolayısıyla gidilecek daha çok yol var.

Özel işlemciler ve ekran kartları

Peki gelelim, yazının girişinde gördüğünüz resmin sebebine. Tilera isimli şirket, 100 tane çekirdeği bir araya getirdiği bir işlemciden bahsediyor. Bu işlemcileri özel yapan şey, ekran kartlarındaki akış mantığını benimsemiş olmaları. Peki, bunlar bizim ne işimize yarıyor? Aslında, nasıl sorusu daha fazla anlam ifade ediyor.

opengl_logo350Ekran kartlarını OpenGL ve DirectX gibi API’lar için
birer hızlandırıcı olarak düşünebiliriz.

Temel işletim sistemi (işlem denetimi ve sürücülerin bileşenlere hükmetmesi diye özetleyelim) haricinde (ve aslında bunların bazıları da dahil) her bir iş çeşitli yazılımsal katmanların belirli nesnelere yaptırmaları ve sisteme geri dönmesi olarak tanımlanabilir. Biz bunlara genellikle API, yani yazılım programlama arayüzü diyoruz. Örneğin DirectX ve openGL arayüzleri, ekran kartına grafik kökenli işleri yaptırıyorlar. Ekran kartı dediğimiz şey aslında işletim sistemlerindeki programlama arayüzleri için birer hızlandırıcı gibi çalışıyor. Bu mantıkla herhangi bir API için herhangi bir hızlandırıcı yazabilirsiniz. Bunun oyuncuların en çok bileceği örnek vermek gerekirse, PhysX diyebiliriz. Önceleri kendi hızlandırıcısına sahip olan PhysX şimdilerde CUDA teknolojisinden faydalanarak Nvidia ekran kartları üzerinden çalışıyor.

Toshiba Quad Core HD ve Tilera

Toshiba’nın, Quad Core HD dediği ama aslında Sony, Toshiba ve IBM’in ortaklara üretimi olan ve Playstation 3’te de kullanılan Cell işlemcisinin bir türevi olan sistem, benzer biçimde dizüstü bilgisayarların video sıkıştırma ve açma yeteneklerini değiştiren bir işlemci. Bu işlemci kendisine özel yazılımlardan faydalanarak bu işlemleri, sistemdeki işlemciye yük bindirmeden yapabiliyor.

products_TILEmpower_diagram

Tilera TILEPro64 kullanılan bir bağımsız sistemin yapı planı (ürün için tıklayın)

Tilera’nın durumu biraz daha farklı. Kendisine has mimarisiyle çalışan Tilera’nın Tile serisi işlemcileri, bağımsız olarak kullanılabiliyor. Bu şekilde çok fazla akışa ihtiyaç duyduğunuzda Tilera’nın çözümleri sizi kendinize getirebilir. Tabii altyapı konusunda duruma özel sistemler kurmanız gerekebilecektir. Elbette temelde bu işin CUDA veya ATI Stream’den çok az farkı var gibi görünüyor ama Tilera’nın çözümü kendisine has bağımsız sistemlerde de kullanılabildiği için daha işe yarar bir çözüm.

Java yongaları gelecek mi? 🙂

Elbette burada BYTE’ın yanılmıyorsam 1996’da kullandığı bir kapaktaki konuyu paylaşmazsam olmaz. Java dili, sanal makine üzerine çalışan ve bu sebeple her türlü platformda neredeyse hiç müdahale gerektirmeden çalışabilen bir sistem. Bununla ilgili hazırlanan kapak konusu muhtemel Java yongalarını konu alıyordu. Yani Java uygulamalarını kendisi işleyerek sistemdeki yükünü azaltacak bir şeylerden bahsediyoruz. Dile kolay 13 sene geçmiş, bilgisayarlarda adanmış Java yongaları yok fakat en azından bilişimciler uygulamalara yönelik hızlandırıcıları hızla keşfediyor ve bunların önemini daha iyi anlıyor.