Cyanogen Mod ve Android deneyimlerim

2012.04.03

Google’ın öncülüğünde yayılmayı sürdüren Android, GNU/Linux‘un gücünü cep telefonlarına taşımaya başlayalı uzunca bir zaman oldu. GNU/Linux kavramı, elbette adının geçtiği her mecrayı açık kaynaklı ve tercihen özgür yazılımla tanıştırıyor; özgürlüğün sınırının olmadığını kanıtlarcasına bağımsız topluluklar her geçen gün size daha fazla özgürlük sunuyor. Siz cep telefonunuzda hâlâ üreticinin size uygun gördüğü işletim sistemini mi kullanıyorsunuz?

Teknolojiyi eskisi kadar yakından takip etmediğimi düşünebilirsiniz; bu doğru. Zira artık gündelik işim bilişim muhabirliği değil ve bu da bana sadece ilgili kısımlarını yakından takip etme, geri kalanını ise fazla kurcalamama lüksü veriyor. Gerçi gündelik işi muhabirlik olmasına rağmen her konuyu yarım yamalak anlayıp mümkün olduğu kadar yüzeysel veren insanların bolca bulunduğu bir sektörde bu duruma alışkın bile olabilirsiniz.

 

Cyanogen Mod Logo

 

Yakından takip etmiyorum ama hâlâ, eski işimden ötürü tanıyan insanların sorularına cevap vermeye çalışan birisi olarak çok da fazla kopamıyorum. Bazı konularda da sadece okuyarak bilgi sahibi olmak mümkün değil, ürün ve teknolojileri bilfiil kurcalamak gerekiyor. Bu sebeple son Nokia telefonumun ardından (5800XM) kendime Android kullanan bir telefon edindim. Açıkçası gidip hakkını vererek kullanmayacağı bir şeye görüsüzce para saçmak yerine elindekini en iyi şekilde kullanabilmenin yeğ tutulduğu bir kültürden geldiğim için basit, giriş seviyesi bir telefon bakıyordum. Sonrasında ise fiyat avantajı nedeniyle operatör destekli bir HTC Wildfire S edindim.

HTC Wildfire S

HTC’nin ufak tefek ürünlerinden birisi olan Wildfire S (kod adı Marvel) gömlek cebine sığabilecek kadar küçük bir telefon. Ekran çözünürlüğü evvelki Wildfire’a göre artmış da olsa 5800XM’in yanında piksek yoğunluğu konusunda da sınıfta kalıyor (5800XM 360×640/9:16 ve Marvel 320×480/2:3). İçindeki işlemci de güncel Snapdragon serisinden sayılabilecek 600 MHz‘lik olan model. Nedense firmalar küçük telefona yavaş işlemci koymayı çok seviyor. 512 MB RAM (yeterli diyebilirim, hiç tükenmedi) ve 512 MB depolama alanı olan üründe ROM’dan geriye kalan kısım 150 MB (her türlü hayır duamı!?! burada aldınız sayın HTC). Elbette bu alan, varsayılan ROM’la gelen ve kaldıramadığınız yazılımların tecavüzüyle daha da azalıyor.

 

HTC Wildfire S - Marvel

 

HTC’nin eğlenceli arayüzü ve kendi uygulamaları arasında kapanamayan servislerle birlikte, kullanılamayacak derecede tamamen çöplüğe dönmüş bir ürün aldığınızı söylemeliyim. Her şey yavaş, birkaç yazılımdan sonra hafıza kartına geçiş zorunlu oluyor. Ayrıca, elbette, Android’in bir açık kaynak ve neredeyse tamamen bir özgür yazılım projesi olmasıyla ilgili tüm ilişki kesilmiş durumda. Birçok düşük seviye yazılımı kuramıyorsunuz (mesela benim durumumda OpenVPN istemcisi).

Kısaca, bu seviyedeki Android işletim sistemli telefonların çoğu tek başlarına çöpten başka bir şey değil; başka işletim sistemi yüklemeyecekseniz paranıza yazık.

Root ve ardından yeni bir sistem

Öncelikle telefonun başlatma yükleyicisindeki kilidi kaldırtmam gerekiyordu zira bu telefon HTC’nin zekâ ürünü bir uygulaması olan ön yükleyici güvenliği etkin şekilde satılan telefonlardan biriydi (S-ON dediğimiz durum; S-OFF yapmanız veya yaptırmanız lazım). Bu işlemi 30 TL karşılığında Doğubank iş hanında yaptırdım; üzerine yine kendi işletim sistemi vardı ama artık ön yükleyiciyi değiştirip üstün kullanıcı (superuser) kipini açabilecektim. Açıkçası değiştirdikten sonra içinde sabit gelen yazılımları bir şekilde kaldırmakla bir yere varamayacağımı fark ettim ve yeni bir işletim sistemi aramaya giriştim.

 

LockscreenCyanogen Mod’un kilit ekranlarından birisi.

 

Açıkçası teknolojide yeni sözcüğü her koşulda daha iyi anlamına gelmiyor. Erken kalkan yol alır kuralı genellikle doğru yapılmış hamlelerin ödüllendirildiği erken geçiş (early adaptation) ortamlarında iyi bir şey de olsa sıra dışı çözümler üretilmesi gereken durumlarda engelleyici olabiliyor. En popüler Android dağıtımlarından birisi olan Cyanogen Mod’la uğraşan ekip yeni Android sürümü olan Ice Cream Sandwich ile uğraşmaya başlamış da olsa örneğin bendeki Wildfire S ve nispeten yeni birçok diğer telefonla ilgili hiçbir çalışma yapmıyordu (yeni telefonun zararları 😛 ). Neyse ki Alquez mahlaslı Leh bir geliştirici, ben keşfettiğim sırada en yeni Cyanogen Mod’u Wildfire S’e uydurmuş, kullanmaya başlamamın ikinci veya üçüncü haftasında ise hafızayı tamamen silmeden çalışan bir güncellemeyle WiFi-3G geçişindeki sorunu ve kameranın flaşla kullanıldığında oluşan çökme meselesini gidermişti.

İşin iyi yanı…

Özgür yazılım güzel bir şey, neredeyse her zaman ücretsiz olmasını geçtim anladığınız ölçüde sağladığı sınırsız özgürlüklerden faydalanarak tamamen kendi kullanımınıza uygun hâle getirebilmeniz inanılmaz bir imkan. Üreticisinin sağladığı işletim sistemiyle tam bir çöp olan Wildfire S şu an tıkır tıkır işliyor, istediğim yazılımları çalıştırmasının yanı sıra istemediklerimi de çalıştırmıyor. Yerleşik 150 MB büyüklüğündeki olan kullanıcıya ayrılmış hafızayı çok daha verimli kullanabiliyorum ve benim için önemli bir özellik olan ve üstün kullanıcı (super user) yetkisi olmadan çalışmayan (dolayısıyla üreticiden geldiği haliyle belki de hiçbir cihazda çalışmayan) Open VPN’i çalıştırabiliyorum.

 

İkon paketiyle bir arayüzBasit bir ikon paketiyle karamsar bir telefonunuz olabilir. 😛

 

Telif hakları ve benzeri sorunlar nedeniyle Cyanogen Mod ile Google uygulamaları bile gelmiyor; isterseniz bunları daha sonra kendiniz de kurabilirsiniz. İşlem çok basit ve açıkçası istemediği uygulamayı kurmamayı tercih edecek kadar ilgili ve bilgili kişilerin bu işle uğraşacağını düşündüğümüzde bu kötü değil iyi bir yön olarak düşünülebilir.

Özet geçecek olursam…

Nispeten ucuz Android’li telefonlarla pahalıları arasındaki fark ne derseniz size hemen birkaç madde sayabilirim. Öncelikle ucuz modeller genellikle daha minik, daha taşınabilir. Bununla birlikte içlerinde kesinlikle daha yavaş işlemciler ve düşük çözünürlüklü ekranlar barındırıyorlar. Piller de haliyle daha küçük ama büyüklerle aralarında pil ömrü olarak pek fark yok zira hızlı işlemci ve dev gibi ekranlar daha fazla enerji harcıyor.

 

AyrıntılarTelefonumun son hâli. Üreticiden gelen
ROM’dan her zaman daha güncel.

 

Bunlar makul farklar. Bir de makul olmayan bir fark var ki insanlara özellikle kötü bir ucuz Android işletim sistemli telefon deneyimi yaşatıp ya pahalısını aldırmak veya iyice hayattan soğutmak için yapılan bir şey (gerçek sebebini bilen varsa anlatsın, dinliyorum): Düşük dahili hafıza. Elbette yazılımları microSD kartlara da kurabiliyoruz fakat bu uygulamanın çıkartılabilir ortam kullanmadan da yazılımları yerleşik hafızada tutmayı engellemek ve bu yolla, özellikle de fabrika çıkışı işletim sistemi kullanan insanların her yazılımı karta atamadıklarını göz önünde bulundurarak konuşuyorum, depolama alanı yüzünden kullanıcılara kan kusturmak dışında neye yaradığını bilemiyorum. Koyun 1-2 GB yerleşik hafıza, farkı neyse verelim. Belki o zaman telefonlar daha az root’lama işlemine tabi tutulur. Kim bilir?

 

 

 

Nokia N9: Kısa ömürlü şöhret

2011.12.23

Nokia, mezarını çoktan kazdığı MeeGo işletim sistemini şimdiye kadarki en iyi telefonunda kullandı: N9. Aradığı taze kanı bulduğu gibi imha edip Windows Mobile’a yönelen Nokia’nın bu şaheseriyle biraz oynama fırsatı buldum.

 

 

Nokia’nın uzun bir aradan bu yana yaptığı en iyi hareketini ülkemizde izlemeye başladık. Olayın adı N9, Nokia’nın GNU/Linux’u temel alan MeeGo işletim sistemine sahip telefonu. Nokia bu telefonla önemli bir kazanç sağlamış hem de önemli bir kayba uğramış durumda diyebilirim. Akıllı telefonların önderi diyebileceğimiz Nokia, taklit de olsa bir tarz yaratıp ürün satılabileceğini anlayarak önemli bir adım atmışsa da rakibe korku, müşteriye huzur verebilecek bir sistemin ipini çektikten sonra bu ürünü çıkartarak garip bir tavır sergilemiş durumda.

Özellikler

Telefonun tüm özelliklerine GSM Arena’dan erişebilirsiniz; burada daha ziyâde deneyim aktarmak istiyorum. Tıklayıp hepsini okuyacağım, sen de arada özet geç derseniz, 480 x 854  piksellik 3,9 inç ekranlı bir devden bahsettiğimizi, tek çekirdekli Cortex A8 işlemciyle (yeterli ama çağdaşlarından geride) geldiğini, 16 GB yerleşik depolama alanı sunduğunu ve bağlantı seçenekleri arasında hiçbir eksiğin olmadığını söyleyebilirim.

 

2,5 inçlik sabit diskle boyut kıyaslaması. Arka tarafta
çift LED flaşlı kamera da görünüyor

 

Nokia’nın bu işin, gelişmiş dokunmatik ekranlı ve kullanıcı dostu arayüze sahip bir iPhone klonu üretip satma kısmını çok iyi yaptığını söylemeliyim. Zira tuş sayısında iyice tenkisata giden Nokia, N9’a sadece üç tane tuş koymuş. Bütün denetimler dokunmatik ekran ve bu ekran aracılığıyla kullanabileceğiniz kullanıcı arayüzüyle sağlanıyor. Sadece bir parmakla neler yapabildiğinizi görmek sizi de şaşırtacak diye düşünüyorum.

Ekran ve kullanıcı deneyimi

İlk başta biraz garipseyeceksiniz ama dokunmatik ekranın yönetim anlamında belki de en verimli kullanıldığı telefon N9 olsa gerek. Kişisel olarak, yalnızca mecbur kaldığım için, tamamen dokunmatik ekranla yönetilen bir telefon (HTC Wildfire S, alquez’in CyanogenMod 7.2 türevi) kullanan birisi olarak bu işin ne kadar ilerlediğine bir kere daha şahit oldum; siz de eğer kullanırsanız N9’un Nokia’nın evvelki Symbian’lı telefonlarından dokunmatik giriş sistemiyle bile ayrıldığını fark edeceksiniz. Meğer mesele her şeye sıfırdan başlamakmış; keşke bu kadar geç kalınmasaydı.

 

3,5 mm ses çıkışı yanında telefonun üst kısmında
gizlenmiş olan micro USB ve micro SIM yuvaları.

Nokia N9 eksiksiz çoklu ortam deneyimi sunuyor. Bunun yanında içinde birçok hizmet için kendi uygulamasıyla ve tümleşik hesap yönetim arayüzüyle geliyor. Elbette Symbian kadar olgun veya zengin olduğunu söylersem yalan olur ama başlangıç için iyi durumda. Kutudan çıktığı gibi çok fazla üçüncü şahıs yazılım kurmadan da her işinizi görebiliyorsunuz (her işi görmek elbette geniş bir kavram ama anladınız siz 😉 ).

Geçmişe özlem

Symbian kadar zengin değil dedim ya, aslında en büyük sıkıntı burada. Nokia bu platformla devam etmeyeceğini çoktan açıkladı. Bu açıklama doğal olarak ölü doğmuş bir telefona ve kısır bir platforma sebep olacak. Yılların birikimi haline gelen ve her yerde her şey için bir çözümü bulabileceğiniz Symbian yazılımlarının MeeGo sürümünü bulmayı beklemeyin. Bunun yanında birilerinin bu yazılımları zaman içinde kullanıcılara sağlayacağı sanrısına da kapılmayın.

 

Bumblebee! Kutu içeriğine bakabilir miyiz?

 

Özetle Nokia sunması gereken ürünü oldukça büyük bir gecikmeyle, bütün platformun da idam fermanını hazırladıktan sonra piyasa sürerek hayal kırıklığı yarattı. Diğer taraftan, N9’u ürün olarak tek başına düşünürseniz, kusur bulmak gerçekten zor. En nihayetinde her keseye göre (gerektiğinde de özgürleştirilebilen) Android işletim sistemli cihazlar varken Blackberry, Windows Mobile, Symbian veya MeeGo çalıştıran cihazları almayı düşünmeyecek büyük bir müşteri kitlesi, iOs varken de başka bir şeyi gözü görmeyen daha büyük bir tüketici grubu var.

Nokia, neden yapıyor bilmiyoruz ama, eski üretkenlik ve yenileşimciliğini kenara bırakıp giriş seviyesi ve orta seviyeye hitap edebilecek performanstaki ürünleri (N9’dan bahsetmiyorum) olması gerekenden pahalıya satıp üst seviye telefonlarla mücadele etme çabasını sürdürecekse, içinde bulunduğu sıkıntılı dönemden çıkmak için Windows Mobile ve Microsoft‘un yazılım geliştirme platformundan da medet ummamasını tavsiye ederim.

 

 

Garanti Bankası cep şubesinde güvenlik sorunu

2011.10.14

 

Ülkemizdeki en çok müşteriye sahip bankalardan olan Garanti Bankası, internet şubesi ve sanal bankacılık uygulamaları alanında da sürekli kendisini geliştiriyor. Her ne kadar Android işletim sistemine sahip aygıtlar için Şifrematik uygulamasını biraz geç çıkartmış olsa da Garanti’nin teknolojiyi yakından takip ettiğini söyleyebiliriz. Her güzelin bir kusuru vardır diyerek yola çıkarsak, çok müşterisi olması ve buna bağlı olarak genel bir ulaşım sorunu yaşayan müşteriler haricinde  başka şeyler de ortaya çıkıyor tabii. Örneğin cep şubesi üzerinden girişlerde BDDK tarafından istenen güvenlik aşamalarından bir tanesinin aşılabilmesi gibi…

 

 

BDDK ne diyor?

 

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, memlekette bankacılık işlemlerini düzenleyen yetkili kurumlardan birisi. Bankaların faaliyetlerini denetleyip güvenli ve makul biçimde hayatlarına devam etmesi ve krizlerde batmamaları gibi konularda destek veren ve denetim yapan kurum İnternet bankacılığı için de çeşitli yönetmelikler sunuyor. BDDK tarafından çıkarıldıktan sonra 14 Eylül 2007 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanan, ardından ise 1 Haziran 2010‘da güncellenen Bankalarda Bilgi Sistemleri Yönetiminde Esas Alınacak İlkelere İlişkin Tebliğ ‘de kimlik doğrulamayla ilgili kısım şu şekilde:

 

Kimlik doğrulama – Madde 27

(4) Müşterilere uygulanan kimlik doğrulama mekanizması birbirinden bağımsız en az iki bileşenden oluşur. Bu iki bileşen; müşterinin “bildiği”, müşterinin “sahip olduğu” veya müşterinin “biyometrik bir karakteristiği olan” unsur sınıflarından farklı ikisine ait olmak üzere seçilir. Müşterinin “bildiği” unsur olarak parola/değişken parola bilgisi gibi bileşenler, “sahip olduğu” unsur olarak tek kullanımlık parola üretim cihazı, kısa mesaj servisi ile sağlanan tek kullanımlık parola gibi bileşenler kullanılabilir. Bileşenler tamamen müşterinin şahsına özgü olmalı ve bunlar sunulmadan kimlik doğrulama gerçekleştirilememeli, hizmetlere erişim sağlanamamalıdır.

 

Araştırmada, bankaların cep telefonu erişimi için kimlik doğrulama işlemini kırpabilmesine olanak tanıyan herhangi bir madde okumadım. Dolayısıyla iki seçenek illa değerlendirilmek zorunda; biyometrik doğrulama bile tek başına yeterli değil. Bunun yanında hatırlatmak isterim ki başka bir bankanın düzenli müşterisi değilim; dolayısıyla oralardaki uygulamaları bilmiyorum.

 

Normal İnternet şubesine giriş

 

Olağan şartlarda, eğer Garanti Şifrematik bir özel şifre üretme aygıtınız veya akıllı telefon yazılımınız yoksa İnternet bankacılığı için şu adımlardan geçmeniz gerekiyor: İlk ekranda  müşteri numaranız (açık, sabit bilgi, sayısal, 8 hane) ve parolanız (gizli, sabit bilgi, b/k duyarlı harf ve sayı, en az 6 hane) soruluyor. Bunun ardından, herhangi bir kandırmaca siteye yönlendirmediğinizden (phishing, olta saldırısı) emin olmanız için,  daha önceden seçtiğiniz ve sadece sizin bildiğiniz küçük resim gösteriliyor ve şifreniz (gizli, uzun aralıkla değişen bilgi, sayısal, en az 6 hane) isteniyor. Ardından ise size SMS ile gönderilen şifreyi giriyorsunuz.

Eğer Şifrematik kullanıcısıysanız şifreniz ve SMS şifresi istenmiyor. Bunların yerine, yine bir şifreyle çalışan aygıt veya yazılımsal Şifrematik tarafından üretilen tek kullanımlık şifre ve küçük resim doğrulamasından geçip sisteme giriş yapıyorsunuz.

 

Cep şubesine giriş

 

Herhangi bir şekilde Garanti Bankası’nın cep şubesine, bir mobil aygıttan veya mobil aygıt taklidi yapan tarayıcıyı kullanarak bilgisayarınızdan (mesela user agent değiştiren eklentiler kullanılarak), herhangi bir bağlantıyı (mobil data hattı veya karasal internet bağlantısı fark etmiyor) eriştiğinizde ilk ekranda müşteri numarası ve parola, ardından ise ikinci ekranda küçük resim doğrulaması sunularak ara sıra değiştirmeye zorlandığınız (zorunlu hale gelene kadar da kimsenin değiştirmediği) şifre isteniyor. Ardından şubeye erişiyorsunuz.

 


iPhone gibi tanıtılan Firefox ile wap.garanti.com.tr
üzerinden cep şubesine giriş mümkün

 

Eğer Şifrematik kullanıcısıysanız şifreniz ve SMS şifresi istenmiyor. Bunların yerine, yine bir şifreyle çalışan aygıt veya yazılımsal Şifrematik tarafından üretilen tek kullanımlık şifre ve küçük resim doğrulamasından geçip sisteme giriş yapıyorsunuz. Cep Şifrematik kullanıyorsanız da onun üzerinden mobil aygıtın tarayıcısını çalıştırarak tek kullanımlık şifre doğrulaması yapılmış olarak müşteri numarası ve parola girdiğiniz ekrana yönlendiriliyorsunuz. Ardından ise ikinci ekranda küçük resim doğrulaması kısmında devama tıklayıp giriş yapıyorsunuz.

 

Sorun nerede?

 

Cep şubesine cep telefonu veya cep telefonu gibi davranan masaüstü bilgisayardan girebilmek doğrudan BDDK tarafından zorunlu tutulan güvenlik önlemlerinden bir tanesini devre dışı bırakılması için yeterli oluyor. Elbette çoklu görev (multi-tasking) desteği olmayan telefonlar veya mobil aygıtlar için SMS ile gelecek olan şifreyi okuyup geri dönmek mümkün olmayabilir; fakat zorunlu olan üç çeşit güvenlik önleminden ikisi ile oluşturulan güçlü güvenlik yerine, tek güvenlik önleminin iki defa uygulanmasıyla oluşturulan (aynı algoritmayla iki kere şifrelemek gibi, sadece gibi) daha düşük bir güvenliğe tamah edilmiş oluyor. Kaldı ki bir tane sabit, bir tane de uzun aralıklarla değiştirilen gizli bilginin bir şekilde ele geçirilmesi ve kullanılması diğer yöntemlere göre çok daha kolay ve sosyal mühendislik destekli şifre kapma girişimlerine karşı daha kırılgan bir güvenliğe sebep olacaktır. Şifrelerinizi bir şekilde kaptırırsanız SMS doğrulamasına gerek duymadan herkes bu bilgilerle şubeye girmeyi deneyebilir.

Büyük ihtimalle Türkiye’nin en büyük bankalarından birisinin bu hizmete tedbirsiz veya hukuksuz girişmeyeceğini tahmin ediyorum. İlla benim atladığım bir yönetmelik veya kanuna dayanarak bu işlemleri yapmışlardır diye düşünüyorum ama eriyip giden güvenlik algısı aşırı derecede dikkat çekici. Bir kanuna kurala uygunsa bile bu uygulama önerilen standartlara göre yeterince güvenli değil.

Garanti Bankası’nın konuyla ilgili yapacağı herhangi bir açıklama olursa burada yer vereceğim.

 

Faydalı bir not

 

Konuyu bitirirken maddi fayda sağlayacağınız bir bilgi vereyim: Uzun uzun IBAN numaralarını cepten yazıp havale veya EFT yapmak istemeyenler, bilgisayarlarını cep telefonu gibi tanıtıp (“user agent changer add-on” diye aratın) cep şubesine girdiklerinde (belirli saatler içinde kaldığı sürece) EFT ve havale için ücret ödemiyorlar. Üç tane EFT yapsanız 15 lira kârdasınız. 🙂

 

 

 

UEFI: Güvenlik ve özgürlük arasında

2011.10.13

 

BIOS teknolojisi artık eskiyor. Daha kötüsü çağdaş sistemlerle yapabileceklerimiz için yetersiz kalmaya başladı bile. Bu işlerin başında ise işletim sistemi başlatılmadan evvel sisteme müdahale edilebilecek ve ince ayar çekilebilecek bir ortamın eksikliği var. Özetle, bu yakınlarda BIOS teknolojisi rafta tozlu bir yer edinmeye gidecek ve sebebi çok…

 

UEFI olaran adlandırılan nispeten yeni teknoloji otuz yıllık BIOS‘un yerini alacak diye yapılan hesaplarla ilgili bazı rahatsız edici gelişmeler mevcut. Bu gelişmeleri, sistemin mantığını ve BIOS’un tıkandığı noktaları anlattığım bir yazıyı Teknokedi.com geçtiğimiz günlerde yayınladı.

 

UEFI: Güvenlik ve Özgürlük Arasında
Teknokedi.com

SSD kullanırken bunlara dikkat

2011.08.14

 

Yakinen tanıyanlar veya diğer güncemi takip edenlerin bildiğini tahmin ettiğim bir şey var: Uzun zamandır sadece dizüstü bilgisayar kullanıyorum. Bunun birçok sebebi var ama temelde İnternet yayıncılığı günlerinden kalma bir alışkanlık olduğunu söylemeliyim. Olay yerinden makale yaz çiz derken her şeyi taşınabilir sistemime geçirip yola koyulmuş, masaüstü bilgisayarımın parçalarını da arkadaşlarıma çoktan dağıtmıştım.

 

Daito kullanımda

 

Önümüzdeki iki üç sene boyunca bana yeteceğini umduğum yeni bilgisayarımı da kendi kullanımıma uygun hâle getirmek için çeşitli çalışmalar yapmaya başlamıştım. Bu güncellemelerden bir tanesi 6 GB (4 ana karta çakılı +2 GB SODIMM) olarak gelen belleği 8 GB’a yükseltmekti. Sadece profesyonel uygulamalarla o kadar bellek adresleme ihtiyacı olanların, saplantılıların ve sanal makine çalıştıranların ihtiyaç duyacağı bir güncelleştirme olduğu konusunda haklısınız; ben son iki sınıfa da dahilim. Diğeri ise ayıp ve günah olarak adlandırılabilecek 5400 d/d hızda çalışan sabit diskin kurtarılıp 7200 d/d hızında dönen bir Seagate Momentus‘a terfi ettirilmesi işi vardı. Ama bazı sebeplerden çalışmadı.

 

Mutlu son ve sonrası

 

Kısa bir gecikmeden sonra gerçekleştirdiğim SSD güncellemesinin ardından her saplantılı teknoloji hastası gibi içime birkaç tane kurt düştü: Mesela TRIM desteği çalışıyor mu? Windows bu sürücünün bir katı depolama birimi olduğunu anlayabildi mi? Sürücünün sağlık bilgisini doğru biçimde görebilir miyim? Nasıl oluyor da oluyor? Bu bir rüya mı?

 

TRIM, SSD kullanımı sırasında üzerinde yazılı olan verinin silinmesi sırasında, hücrelerin donanım tarafından boşaltılarak yeniden yazılmaya hazır hale getirilmesiyle ilgili bir teknolojidir. Yeni nesil SSD’ler ve işletim sistemleri tarafından desteklenmektedir.

 

Tamam, son ikisini şimdilik geçiyorum; hezeyanımdan kaynaklanan durumlar… TRIM desteği aklıma takılan ilk şey oldu. İnternet üzerine yapılan araştırmalarda karşınıza çıkacak olan birçok yazıda TRIM desteğinin Windows 7‘de otomatik olarak çalıştığı, GNU/Linux altında güncel bir çekirdek sürümünüz varsa (2.6.x ve sonrasında) çatır çatır devreye girdiği veya Mac OS X’in bu teknolojiyi hoplaya zıplaya kullandığı gibi bilgiler sizi bir an rahatlatacaktır.

 

Bakılacak yerler

 

Windows altında TRIM konusunu kontrol etmenin iki ayağı var: Öncelikle Windows acaba bunun bir SSD olduğunu anladı mı sorusunu cevaplamanız gerekiyor. Bunu anlamak için Windows’un içinde gelen disk birleştirme aracına bakmanız yeterli. SSD’Lerin birleştirilmeye ihtiyacı olmaz.

 

 

Burada hemen olaya bir virgül koyup SSD’lerle ilgili en önemli kuralımızı yazıyoruz: SSD’lerde disk birleştirme işlemi yapmayın! Diyelim yaptınız “valla o kadar hızlı bitti ki, inanamadım!!1!” diye anlatıp kendinizi aptal durumuna düşürmeyin. Mekanik diskler gibi her dönüşte veri toplayan hareketli okuma kafası gibi bir kavram olmadığı için SSD teknolojisi “aman da aman dosyalar ne kadar da çok saçıldı?!?” diyerek yavaşlamaz. Bu işlem en fazla sınırlı olan okuma ve yazma ömrünü kısaltmaya yarar. Tabii sisteminizde mekanik diskler de varsa onlarda otomatik birleştirmenin açık olduğunu da göreceksiniz.

 

Başlat > Çalıştır > CMD (yönetici haklarıyla)

>fsutil behavior query disabledeletenotify

DisableDeleteNotify = 1 / TRIM Çalışmıyor
DisableDeleteNotify = 0 / TRIM Çalışıyor

 

Aslında bu komutun size 0 yanıtını döndürmesi sadece Windows’un TRIM ile ilgili komutları SSD olduğunu anladığı sürücüye gönderdiğini anlatıyor: Artık sürücünün yönetici yongası o komutla ne yapıyor ne yapmıyor, kısa araştırmam sonucunda öğrenmenin kullanışlı bir yolunu bulamadım.

 

Veriniz güvende, gerçekten

 

SSD kullanmaya başlayacak sağlıklı ve saplantılı insanların aklına gelen ilk soru elbette evvelki yıllarda oldukça kafa karıştırıcı olan ve rahatsız eden okuma yazma ömrü ne kadar olacak meselesiydi. Neyse ki bu sorunlar, en azından son kullanıcı tarafında, çoktan aşıldı. SSD’lerin, hobi olsun diye makineye sürekli gereksiz I/O yaptırmıyorsanız, teknolojisi eskiyen veya yıprandığı için performansı azalmaya başlayan mekanik disklerden daha uzun ömürlü olduklarını söyleyebilirim.

Olmaz olmaz, diyelim ki SSD ömrünü doldurdu, verilere ne olacak? Cevap basit: Eğer elektriksel bir arıza çıkmazsa verileriniz sürücüde durmaya devam edecek. Yani kocaman bir CD’niz olacak; üzerine veri yazmayacaksınız ama okumak konusunda bir sıkıntınız (büyük ihtimalle) olmayacak.

 

Serbest düşüş koruması mı? O da ne?

 

Paraya kıyıp ileri seviye bir dizüstü bilgisayar aldıysanız ve üzerinde mekanik sabit sürücüyle geliyorsa yerleşik bir ivmeölçer barındırması olağandır. Bu ivmeölçerin görevi Wii Remote gibi makinenizi sallayıp oyun oynamanızı sağlamak değil (ona bi de jiroskop eklesek aslında var ya, oof of, öhm pardon) bilgisayar olur da elinizden kayar giderse sabit diski uyararak fiziksel hasarı engellemek. Sabit diskin okuma yazma kafaları bu sinyalle park konumuna çekilir ve disk yüzeyi veya kafalarda hasar oluşması engellenir. SSD’de kafaları geçtim, meraktan içini açıp geri kapatırken tam sıkmayı unutabileceğiniz vidalar hariç hareketli hiçbir parça yok.

 

Açıkçası ivmeölçer sistemi açık kaldığında SSD’ye giden topla kendini kardeşim! mesajına sen benimle kafa mı buluyorsun? cevabını mı veriyor yoksa sürücüyü bir süre boyunca okuma ve yazma işleminden alıkoyuyor mu emin değilim.  Siz yine de devre dışı bırakın. Sen ne yaptın derseniz… Makinemin bir üst modelinde SSD olduğu için yönetim yazılımı SSD’yi anladığı gibi ivmeölçeri devre dışı bıraktı. Mutlu hüzün veya hüzünlü mutluluk, karar veremedim.

 

 

Ne kadar ömrü kaldı?

 

SSD’lerin ömrüyle ilgili veri bildiğiniz SMART verisinde gizli. Fakat üreticilerin kendi sürücüleri için sunduğu yazılımlar haricinde denediğim hiçbir yazılım her şeyi düzgün olarak göstermedi. Her şeyden kastım, genel SMART verisi, sağlık durumu, sürücüye ne kadar veri yazıldığı ve sürücüden ne kadar veri okunduğu.

 

 

Önemli üreticilerden OCZ, Toolbox adı altında, sadece kendi sürücüleriyle çalışan bir yazılım sunuyor. Bu yazılımla firmware güncellemesi de yapabiliyorsunuz. Intel’in SSD Tools isimli yazılımı biraz daha esnek. Her türlü SSD üzerinde çalışan iki özelliği var (sağlık bilgisi ve sürücü nitelikleri).  Intel’e saygım sonsuz velâkin her tarafını şifrelediğim (dolayısıyla en az kendisi kadar yazdığım) disk için komik okuma yazma değerleri göstermesi benim açımdan çok parlak olmadı. Dolayısıyla bu konuda üretici bir yazılım sağlamıyorsa okuma yazma değerleri konusunda güvenebileceğiniz kaynağı sizin bulmanız gerekiyor fakat SMART verisinde disk ben taş gibiyim (rock solid, oh yeah!) diyorsa doğrudur. O kısmına güvenebilirsiniz.

 

 

 

 

Sorun çözüldü

2011.07.25

 

Değerli okurlar,

 

Bir süredir yaşadığım teknik aksaklıklar ve yaz rehaveti nedeniyle bu aksaklıkları çözmek konusundaki olmayan kararlılığım sayesinde bir süredir yeni yazı görmediğinizi biliyorum. Bugün bu sıkıntıyı çözdüm. Dönüşüm muht… Öhm, neyse işte yazmak güzel şey.

 

 

Nokia C7’yle deneyimler

2011.06.01

 

Nokia’nın yeni ama hâlihazırda pabucu dama atılmış Symbian işletim sistemini kullanan telefonları bir bir kendisini gösteriyor. Elime Nokia’nın halkla ilişkiler ajansı tarafından ulaştırılan C7 modeliyle ilgili atıp tutarken aklınızın bir köşesinde kalmasını istediğim tek şey seneye ortalıkta Symbian adlı bir şey kalmadığında bu telefonların “Nokia’da böyle bir şeyler yapardı zamanında” demek için kullanabileceğimiz son dayanak noktaları olduğu.

 

 

Nokia C7 ile ilgili uzun uzun inceleme yazmayacağım (buraya tıklayıp teknik ayrıntılara ulaşabilirsiniz). Açıkçası Nokia’nın son modelleri arasında (E7, C7 vb) pek fark yok, arayüz hep aynı (haliyle) ve fark sadece biçim ve temel donanımsal özelliklerde ortaya çıkıyor. C7 modeli, bar tipi, dokunmatik ekranlı bir model. Etrafındaki tuşlar ses açma kapama ve tuş kilidi işlevi görüyorlar. Dokunmatik ekranın altında ise bir akıllı telefon klasiği olarak cevapla, çağrı sonlandır ve menü tuşu var.

 

Eskiyi unutun

 

Kullanım genel olarak kolay ama elinizle, daha eski bir telefondan geçiş yaparsanız, her tarafını muhteşem derecede algılayan kapasitif ekrana alışırken sürekli başka şeylere basmanız işten değil. Kullandığım 5800 ne kadar kötüymüş, bu telefon ne kadar iyiymiş diye bir süre sayıkladığımı hatırlıyorum. Ama AMOLED ekran fazlaca parlak olan renk üretimi ve titrek görünen aydınlatması nedeniyle biraz garip gelebilir. Alışması uzun sürüyor.

 

 

Tamam, flaşlı 8 MP kameraya lafım yok ama yanında 24 MP tam çerçeve SLR fotoğraf makinesi taşıyan birisi olduğumdan bu özelliği pek az kullandım (arada kroyum ama para bende mesajını da verdim sanırım, öhm neyse). Çözünürlük iyi velâkin telefon kameralarının genel sorunu olan renk kırılmalarını yaşıyorsunuz. Kameranın iki yanındaki hoparlörler de  başarılı. Ne kadar iyi derseniz, Nokia’nın birçok yeni modelinde olduğu gibi çevrenizdekileri net bir müzik yayınıyla rahatsız edebileceğiniz kadar.

 

 

Yeni telefonlarla ilgili olarak en sevdiğim kısım sanırım üzerlerindeki Micro USB yuvasının aynı zamanda şarj olmalarını sağlaması. Dolayısıyla bir kablo ve USB çıkışı olup da çalışan bir elektronik aygıt olması bu telefonu şarj etmeniz için yeterli. Tabii Micro USB özgür bir standart değil, o nedenle standart USB bağlantıları kadar kolay bulunur kablolara sahip değil. Olsun, artı puan artı puandır.

 

 

Depolama alanı seçeneği en beğendiğim kısım oldu diyebilirim. İşletim sisteminin çalıştığı küçük bir alan (C: diyelim, Windows alışkanlıkları) haricinde 8 GB yerleşik depolama alanı sunan C7’ye bir de (pili çıkartmanız gerekse de) microSD bellek kartı takabiliyorsunuz. Teorik olarak 40 GB’a kadar yolunuz var.

 

Kısaca…


Nokia’nın onu ilk tanıdığımız halindeki son demlerinde bir telefon arıyorsanız (o kadar duygusalsanız) veya Symbian tamamen ortadan kaybolmadan efsaneyi çalıştıran son ürünlerden birisini arıyorsanız Nokia C7 iyi bir telefon. Barındırdığı çoklu ortam özelliklerine çok methiye düzmeyeceğim; ama işlem gücü haricinde zaten sekiz sene önce de bu denli iyi ürünleri vardı. Yalnız dikkat edin, metal yüzey elden çok feci kayıyor; elinizde az önce bütün biçimde duran telefonun parçalarını yerden toplamanız hoş olmaz.

 

 

Microsoft Skype’ı ne yapar?

2011.05.10

 

Bugünün popüler haberi Microsoft cephesinden geldi. 8,5 milyar dolar  karşılığında Skype artık Microsoft’un. Elbette Skype’a ilk yatırım yapan firma Microsoft değil. Zamanında eBay tarafından bünyeye katılan Skype ile çok fazla iş geliştirememiş olsa da sattığı yatırım fonlarının, üç sene sonra 2,75 milyar dolarlık şirketi üç katına başka deve satması konusunda  ne düşünüyor merak ediyorum.

 

 

İlk açıklamara göre Skype kendi hâlinde bağımsız bir Microsoft iştiraki olarak yaşayacak. Tabii benim bildiğim Microsoft, Live hizmetleri için de sadece altyapı değil, haricen bir hizmet olarak Skype’ı kullanacaktır. Bunu görmemek garip olur.

Elbette şu an ne desem işkembeden serbest atış kıvamında olacak, ama kısa vadede Live hesabıyla Skype hizmetine erişmenin mümkün hale getirilmesi kaçınılmaz görünüyor (kendimi bir an o muhteşem ilim ve irfanlarıyla halkı münevver eden fütüristler gibi hissettim, hehe). Bunun üzerine elbette görüntü ve ses iletim performansları konusunda ayrıntılı bir çalışma yapılıp Windows Live Messenger üzerinden Skype erişimi ve belki de görüşme sisteminin Skype altyapısına taşınması gündeme gelebilir.

 

Fantezinin sonu yok

 

Elbette bu kadarla yetinir mi yetinmez mi kesin konuşmak imkânsız. Bu kadar yaygın bir internet kullanıcısı ağına ve birçok ülkeye yayılmış karasal ağ çıkışına sahip olan Skype’a bir rakip üretmek yerine onu satın almak gibi akıllıca bir hareket yapan Microsoft’u kutlamak lazım. Fakat dikensiz gül diye bir şey yok, en basitinden yine yakın zamanda vuku bulan Nokia + Microsoft (hem WinMo hem Skype) toplamında mobil işletmecileri (sarsmayacak ama) etkileyebilecek bir şeyler olacaktır.

 

Her ne kadar VoIP işinin karasal hat ve mobil şebeke işletmecilerini çok süründürmediğini bilsek de yer yer yerel işletmecilerle anlaşmalar yapan Microsoft’un düşmanla anlaşma yapması ilerideki işleri nasıl etkiler tahmin etmek zor. Gerçi konu Microsoft olunca iletişim devlerinin bile ağzını aşıp bir şey demesine ihtimal vermiyorum. Hatta cepten yapılacak VoIP bağlantıları için daha farklı hizmetler bile ortaya çıkartılabilir. Dedim ya, fantezinin sonu yok; belki de çekirdeklerini çıkartır, reçel yapar.

 

 

 

TTNet’e açık mektup

2011.05.05

Değerli TTNet yetkilileri,

Bilindiği üzere, başta mobil operatörler olmak üzere, birçok hizmet sağlayıcı çeşitli bahaneler ve şartlar öne sürerek insanların makul sabit ücretler karşılığında kotasız, kısıtlamasız ve şartlara tabi olmayan internet erişimi alması önüne birçok engel getirmektedirler. Şirketiniz TTNet’in de bu zihin yapısında olduğu görülmektedir.

Bugün iş yerime telefon eden bir görevli tarafından ofisteki 2 Mbit/s sınırsız ve kotasız hattımız için 8 Mbit/s hızında internete kampanyalı olarak geçebileceğimiz, kampanya bittikten sonra da şu an ödediğimiz fiyata yakın bir ücretle 8 Mbit/s internet erişimine sahip olacağımız belirtildi.
Bu tanımdaki eksik nokta, adil kullanım hakkı gibi adaletle veya mantıkla pek alakası olmayacak şekilde insanlara dayatılan “bir tür kota” varlığıydı. Biliyorsunuz ki belirli miktarda veri iletimi gerçekleştikten sonra internet erişim hızı düşüyor ve bu durum yer yer önemli bir eksik olarak kullanıcı deneyimine yansımaktadır.

Elbette memleketimizdeki internet bağlantı kalitesi ve yurtdışı imkânları çağdaş ülkelerle kıyaslandığında sınıfta kalmaktadır; fakat eksik bilgilendirme ve yanlış yönlendirmeyle internet bant genişliklerinden değil ancak müşteri memnuniyetinden tasarruf edilebilmektedir. Aynı fiyata daha hızlı internet (teorik olarak dört kat) vaadiyle abonelerin eksik bilgilendirilmesi veya sözleşmelerde küçük puntolarla yazılan yerlerin telefonda hızlı hızlı geçilmesi gibi durumlar müşterilerde mağduriyet yaratmaktadır.

Bu konuda bu tarifelerin doğru biçimde “kısıtlı 8 Mbit/s” gibi isimlerle müşterilere sunulması ve ne kazanacakları kadar ne tür haklardan da feragat etmiş olacaklarının belirtilmesi ticaret ahlâkının önemli bir gereksinimidir. Bu konuda yanıltıcı isimlerin daha açıklayıcı isimlerle değiştirilmesi ve müşterilere daha açık anlatımlarda bulunulması TTNet ve tüm diğer işletmeciler için öncelikli bir hamle olmalıdır.

Saygılarımla,

Berkin Bozdoğan
Bağımsız Bilişim Muhabiri

Tamamen kapatıyorlar da rahatlıyoruz!

2011.05.03

 

Bir şekilde erişime engellenmiş internet sitelerinin sayısının sürekli arttığı zamanlarda “tamam ulan çekin fişini, herkes rahatlasın” kinayesi en çok başvurulan yöntemdi. Ne yalan diyeyim, iki buçuktan üçüncü dünya ülkesi olduğumuzu ispatlar şekilde oldu olacak kapatın rahatlayın diyenler arasındaydım. Bakıyorum da güç odaklarını elinde tutmaya meraklı her devlet yapısı gibi Türkiye’deki devlet de kitle iletişim araçlarını, toplumsal güç odaklarını kendi himayesine almaya başlıyor.

 


Olay nedir derseniz…

 

Telekomünikasyon Kurumu isminde bir merci internet erişim sağlayıcıları bağlayıcı bir filtre sansür mekanizmasını herkes için zorunlu tutuyor. Türkiye’deki internetin kara günü olacağı aşikâr olan 22 Ağustos tarihinde yürürlüğe girecek olan kurul kararlarına göre…

  • Her internet kullanıcısı kullandığı hattın çeşidine göre (Standart, Aile, Çocuk ve Yurtiçi) bir filtre seçiyor.
  • Seçilen filtrelere göre kara listelerdekiler haricindekiler, sadece beyaz listedekiler veya sadece yurt içindeki sitelere erişim sağlanabiliyor.
  • Standart filtrede teorik olarak engelleme yok ama yine devletin ve bu devlete tabi sapık vatandaşların müstehcen veya ucu bana dokunuyor (neyin ucu?!? neyse) bahanesiyle şikayet ettikleri sitelere yine erişim olamayacak.
  • İşin kötü tarafı, servis sağlayıcılara bu filtre mekanizmasını devlet tarafından sağlanan listelerle sürekli güncel tutma, filtreleri delme girişimlerini engelleme ve raporlama sorumluluğu gelecek.

 

Bizim dilimizden anlat arkadaşım derseniz…

 

Kısacası internetin musluğu devlete bırakılıyor ve Orta Çağ zihniyetinin saptırmalarına açık kalacak kadar geniş kanun maddeleri sayesinde (müstehcenlik ne arkadaşım?) bilgiye erişim özgürlüğü tehdit altında bırakılıyor. Maksat belli; bilgi güçtür ve her güç gibi devletin elinde olmalıdır. Diyanet gibi bir kurum nasıl hâlâ devlet himayesi altında izlemsel olarak kullanılıyorsa veri akışı da aynı biçimde kullanılmalıdır. “Çocuklarımız kötü etkileniyor, onları korumak için” gibi bahanelerle bunu savunacak kimseleri ne yapmalı, onu da konuşalım tabii.

 

Bütün bu olanlardan sonra bana gelip demokrasi (ilerisini hiç demeyin), insan hakları falan demeyin. Resmen 21. yüzyılda kendi kumumuzda oynuyoruz, diğer kumları da yasaklıyoruz.