Archive for the ‘Donanım’ Category

Seagate Backup Plus incelemesi

Pazar, 2012.07.29

Depolama ürünleriyle gönülleri ve bilgisayarları fetheden Seagate ürünlerine teknik işlevsellikle olduğu kadar yazılımla da katma değer eklemeyi deniyor. Yeni ürünlerinden Backup Plus serisi, 2,5 inç boyutlarındaki sabit diskleri değiştirilebilir bir arayüz sistemiyle (USM, Universal Storage Module) kullanan ürünler olarak öne çıkıyor. Tabii bir de, ürünün isminden anlayacağınız üzere, yanında yedeklemeyle ilgili bir yazılım geliyor.

 

 

Açıkçası ürünün yazılım kısmı çok da önemli değil. İstediğiniz takdirde Facebook ve Flickr hizmetlerindeki görsel malzemelerinizi yedekleyebileceğiniz bu yazılım belirli dönemlerde çalışabiliyor ve çalışmak için bir Seagate diskin takılı olmasını gerektirmiyor (belki de bir şekilde kandırdım sistemi, emin olamadım).

Sosyal yedekleme sistemi.

 

Ürünle ilgili olan esas önemli nokta USM üzerinden USB 3.0 arayüzüne sahip olan performanslı bir disk olarak sunulması ve USB sayesinde USB 3.0 yerine, gerekli parçayı temin ettiğinizde, Thunderbolt (Intel Light Peak) veya FireWire (IEEE 1394) arayüzlerinden de bilgisayarınıza bağlanabiliyor. Hatta USM parçası, USB 3.0 olarak, yeni 2,5 inçlik çıplak disklerin doğrudan sisteme bağlanmasını sağlayabiliyor.

 

Solda disk modülü, sağda ise değiştirilebilir USM. Kutu içinden
USB 3.0 için olan parça ve kablo çıkıyor.

Yalnız eski disklerin, elektrik gereksinimi sağlanamadığı için bu şekilde çalışmayacağını belirtmeliyim. Mesela 4 yıllık 5400 RPM 2,5 inçlik SATA diskimi (normalde Seagate üretimi bir Maxtor’dan çıkmıştı) USM’ye doğrudan bağlayarak çalıştıramadım. İçinden alışılageldik klik klik kafa oynatma sesi geliyor sürekli ama sürücü bir türlü ayılıp çalışmaya başlayamıyor.

 

 

Performans değerleri

Ürünün performansı yeterli. Sentetik testte aşağıdaki sonuçları aldım. USB 3.0 arayüzü için makul seviyeler. Tabii mekanik diske lanet okuduğunuz binlerce minicik dosyanın kopyalanmaya çalışıldığı durumlarda yine hayattan beziyorsunuz. Bu noktada değişen pek bir şey yok. Pratikte de disk bu hızlara ulaşabiliyor fakat sadece büyük yekpare dosyalarda.

 

Okuma testi.

 

Okuma ve yazma testleri HD Tune Pro ile 64 bit Windows 7 Ultimate altında  Gigabyte Z77M-D3H anakart üzerindeki yuvalar kullanılarak yapıldı. Siz de kendi diskinizde deneyebilirsiniz elbette; fakat lisans gerektiren Pro sürümünüz yoksa ve disk içindeki verileri uçurmaya niyetli değilseniz test etmeniz mümkün değil.

 

Yazma testi.

Sonuç olarak, şık ve verimli bir veri deposu olduğunu söyleyebileceğimiz Seagate Backup Plus diskleri, lüks ve çok amaçlı Go Flex ile ekonomik Expansion sürücüleri arasındaki boşluğu doldurur nitelikte. Eğer görünüm ve yaılım sizin için önemli değilse ve Thunderbolt arayüzüne sahip bir şeyler bulup bu ürünü farklı kullanma hedefiniz bulunmuyorsa Expansion’lara yönelebilirsiniz. Hem ucuzlar hem de işinizi görecek nitelikteler.

 

 

Yıllar sonra masaüstü bilgisayar yapmak

Pazartesi, 2012.05.21

 

İşim gereği yıllardır işe güce de yer yer kullandığım bilgisayarlarım sadece dizüstü oldu. İş yerlerimde kullandığım masaüstü sistemler vardı ama çantaya atıp istediğim yere götüremediğim bilgisayara bilgisayar demiyordum. Biraz hastalıklı ve maliyetli bir zihniyet elbette ama hayatı kolaylaştırdığı konusunda  diyecek bir şey yok. Sonra ne mi oldu? Oyun oynayasım geldi…

 

 

Açıkçası hem yüksek performansa sahip olan hem de taşınabilirlik sınırları içinde kalan bir bilgisayarım vardı. Şu an hâlâ kullandığım dizüstü bilgisayarım Daito işlemci olarak şahane, grafik işlemcisi açısından da orta seviye sayılabilecek bir makineydi. Fakat Frostbite 1.5 oyun motorunu kullanan Battlefield Bad Company 2 oyununda bile düşük çözünürlükte ağlıyordu. Açıkçası sadece World of Warcraft oynamayacağımı idrak ettim ve canım sıkılmaya başladı. Bu sıkıntıyı da bir şekilde çözmüş bulunuyorum.

Kocaman kasalardan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Bu nedenle bir InWin Dragon Slayer kasa içinde microATX standardında bir ana kart kullanarak bu sistemi oluşturdum. İsmi de bu kasadan ve oyunlardaki hikaye unsuru canlılardan geliyor: Ejderkesen!

 

Merhaba Ejderkesen!

 

Ana kart: Gigabyte Z77M-D3H

Müthiş bir ana kart değil, microATX olması elzem özellikleri barındırması (SATA 3.0, USB 3.0 ve ilgili işlemci desteği) zaten sınırlı olan havuzdan bunu seçmemle sonuçlandı. Akşam 7’de bilgisayar parçaları satan bir yere gidip sabaha birleştirilip kadar çalışacak o bilgisayar gazındaysanız olur böyle şeyler. Memnunum, işimi görüyor. Hız aşırtma yetenekleri müthiş değil. Bununla birlikte işlemci için en yüksek TDP ayarı yapmanıza ve her türlü frekansla oynamanıza izin veriyor. 33’ten 35 çıkardığım “olağan vaziyet” çarpanı ve Intel Turbo Boost çarpanı ayarlarımı sorunsuz çalıştırıyor. İşlemci tek çekirdek devredeyken 4,3 GHz’e kadar çıkmak üzere programlı. Teklemeden çalışıyor.

 

İşlemci: Intel Core i5 2500K

Söyleyecek çok söz yok, sanırım kendi fiyat aralığındaki en makul işlemci. K eki çarpan kilidinin olmadığını gösteriyor. 3,3 GHz’den 3,7 GHz’e kendi kendine çıkabiliyor; fakat el ile 4 GHz yapmayana iyi gözle bakmıyorlar genelde. 🙂 Bir senelik bir işlemci ama alınır mı derseniz alınır.

 

Bellek: Kingston HyperX 4 GB 1600 MHz CL9 (x4)

Ucuz ve makul bir bellek modülü. Ana kartınız gelişmiş bellek profil desteğine sahipse tek hareketle olması gereken hızda çalıştırabiliyorsunuz. Satıcı size de bana dediği gibi “bu anakart 1333 MHz bellek destekliyor, verimli çalışmayabilir” diyebilir. Dikkate almayın. Evet, başlıktaki x4‘ü doğru okudunuz, 16 GB bellek kullanıyorum. Sudan ucuz. Almayanı dövüyorlar.

 

Ekran kartı: Sapphire HD7770 GHz Edt.

Masaüstünde bir iş yapmadığınızda 3 Watt yakan bir ekran kartı… Basınca da gidiyor. Fiyatına göre yeterli performans, performansa göre makul bir fiyat. Elbette seçenek çok fakat Sapphire’a güvenimiz tam. Frostbite 1.5 ile tüm ayrıntılar açık şekilde 1920×1080 çözünürlükte  Battlefield Bad Company 2 oynatıyor, hastasıyız. Bu kartın soğutucusu Sapphire’ın VaporX’lerinden değil ama saatlerce süren oyun seanslarında bile kesinlikle duymuyorsunuz.

 

Sabit sürücü: Kingston HyperX 3K 120 GB SSD

Oyun makinesi olur da SSD olmazsa tam olur mu? Biraz hızlı; birkaç saniyede açılan veya kapanan, oyunlarda yükleme süresini kısaltan bir ürün. Dizüstü bilgisayarımdaki SATA 2 arayüzüyle ve yeni makinemdeki SATA 3 arayüzü arasındaki farkı bu ürünle anladım, o kadar diyeyim.

 

Optik sürücü: Samsung SH-S222BB DVD-RW

Herhangi bir optik sürücü; zaten nadiren kullanıyorum.

 

Güç kaynağı: InWin Commander 650 W

Daha evvelden test sistemlerinde 1200 Watt değerinde olanını kullanmıştım; tabii arada 3-4 sene geçti. Commander serisi hâlâ taş gibi. Sökülebilir sistem hem iyi hem de dar kasalar içinde yol bulmak biraz zor olduğundan sabır testine dönüşebilir, şimdiden söyleyeyim.

 

Kasa: InWin Dragon Slayer

Bilgisayarımın ismini aldığı kasa. Standart bir ATX kasadan birazcık, markalı makul midi tower kasalardan ise oldukça küçük bir ürün. İçine herhangi bir ekran kartı girebilir (ekran kartının denk geleceği yerin karşılığında disk yuvası yok). İçinde çalışması elbette normal boyutlu kasalar kadar kolay değil. İçinde gelen fanlardan sadece bir tanesi ana karta bağlanabiliyor, dolayısıyla rahat rahat ayar yapmak için bir tane ön panel fan ayarcısına ihtiyacınız olacaktır. Doğrudan güce bağladığınızda fanlar bağırmasa da ciddi bir uğultu oluşturuyor (özellikle onları bastıracak bir ekran kartınız olmadığında).

 

Geri kalan işler


İşletim sistemi olarak, daha evvelden dizüstü bilgisayarıma kurduğum Windows 7 Ultimate işletim sistemini kullandım. Lisanslı yazılımı doğru kullanmak adına dizüstü bilgisayarımı da yeniden kurarak kendi Windows 7 Professional sürümüne geri döndürdüm. Tam bir çılgınlık… Sonra, laf aramızda, dizüstü bilgisayardaki SSD’yi çıkarıp bi mekanik disk taktım, üzerine de biraz kurcalamak için Backtrack 5 kurdum.

 

Sistemimiz Ejderkesen bu. Makineyi geçen ay dizüstü bilgisayarımla kullanmak için aldığım Asus ProArt PA238Q monitör ile kullanıyorum. Monitörün esas uzmanlık alanı renk doğruluğu ve kullanım esnekliği de olsa oyunlarda iyi vakit geçirmemi sağlıyor. Yakın zamanda iki tane 2,5’ten 3,5/5,25, çevirici alıp eskiden kriptolu yedekleme için kullandığım 250 GB’lık diskleri de sisteme ek depolama birimi olarak takacağım. Her şey şahane olacak. Evet, bir fan kontrolcüsü de iyi olabilir belki. Onun haricinde uzunca süre güncelleme yapmaya gerek olmayacak gibi görünüyor.

Dizüstü bilgisayar şahane bir şey ama masaüstünde daha iyi grafik performansını çok daha ucuza almak mümkün. Bu bahaneyle yeniden yaptık mı bilgisayarları iki tane? Hepimize kolay gelsin. 🙂

 

 

 

 

Nokia N9: Kısa ömürlü şöhret

Cuma, 2011.12.23

Nokia, mezarını çoktan kazdığı MeeGo işletim sistemini şimdiye kadarki en iyi telefonunda kullandı: N9. Aradığı taze kanı bulduğu gibi imha edip Windows Mobile’a yönelen Nokia’nın bu şaheseriyle biraz oynama fırsatı buldum.

 

 

Nokia’nın uzun bir aradan bu yana yaptığı en iyi hareketini ülkemizde izlemeye başladık. Olayın adı N9, Nokia’nın GNU/Linux’u temel alan MeeGo işletim sistemine sahip telefonu. Nokia bu telefonla önemli bir kazanç sağlamış hem de önemli bir kayba uğramış durumda diyebilirim. Akıllı telefonların önderi diyebileceğimiz Nokia, taklit de olsa bir tarz yaratıp ürün satılabileceğini anlayarak önemli bir adım atmışsa da rakibe korku, müşteriye huzur verebilecek bir sistemin ipini çektikten sonra bu ürünü çıkartarak garip bir tavır sergilemiş durumda.

Özellikler

Telefonun tüm özelliklerine GSM Arena’dan erişebilirsiniz; burada daha ziyâde deneyim aktarmak istiyorum. Tıklayıp hepsini okuyacağım, sen de arada özet geç derseniz, 480 x 854  piksellik 3,9 inç ekranlı bir devden bahsettiğimizi, tek çekirdekli Cortex A8 işlemciyle (yeterli ama çağdaşlarından geride) geldiğini, 16 GB yerleşik depolama alanı sunduğunu ve bağlantı seçenekleri arasında hiçbir eksiğin olmadığını söyleyebilirim.

 

2,5 inçlik sabit diskle boyut kıyaslaması. Arka tarafta
çift LED flaşlı kamera da görünüyor

 

Nokia’nın bu işin, gelişmiş dokunmatik ekranlı ve kullanıcı dostu arayüze sahip bir iPhone klonu üretip satma kısmını çok iyi yaptığını söylemeliyim. Zira tuş sayısında iyice tenkisata giden Nokia, N9’a sadece üç tane tuş koymuş. Bütün denetimler dokunmatik ekran ve bu ekran aracılığıyla kullanabileceğiniz kullanıcı arayüzüyle sağlanıyor. Sadece bir parmakla neler yapabildiğinizi görmek sizi de şaşırtacak diye düşünüyorum.

Ekran ve kullanıcı deneyimi

İlk başta biraz garipseyeceksiniz ama dokunmatik ekranın yönetim anlamında belki de en verimli kullanıldığı telefon N9 olsa gerek. Kişisel olarak, yalnızca mecbur kaldığım için, tamamen dokunmatik ekranla yönetilen bir telefon (HTC Wildfire S, alquez’in CyanogenMod 7.2 türevi) kullanan birisi olarak bu işin ne kadar ilerlediğine bir kere daha şahit oldum; siz de eğer kullanırsanız N9’un Nokia’nın evvelki Symbian’lı telefonlarından dokunmatik giriş sistemiyle bile ayrıldığını fark edeceksiniz. Meğer mesele her şeye sıfırdan başlamakmış; keşke bu kadar geç kalınmasaydı.

 

3,5 mm ses çıkışı yanında telefonun üst kısmında
gizlenmiş olan micro USB ve micro SIM yuvaları.

Nokia N9 eksiksiz çoklu ortam deneyimi sunuyor. Bunun yanında içinde birçok hizmet için kendi uygulamasıyla ve tümleşik hesap yönetim arayüzüyle geliyor. Elbette Symbian kadar olgun veya zengin olduğunu söylersem yalan olur ama başlangıç için iyi durumda. Kutudan çıktığı gibi çok fazla üçüncü şahıs yazılım kurmadan da her işinizi görebiliyorsunuz (her işi görmek elbette geniş bir kavram ama anladınız siz 😉 ).

Geçmişe özlem

Symbian kadar zengin değil dedim ya, aslında en büyük sıkıntı burada. Nokia bu platformla devam etmeyeceğini çoktan açıkladı. Bu açıklama doğal olarak ölü doğmuş bir telefona ve kısır bir platforma sebep olacak. Yılların birikimi haline gelen ve her yerde her şey için bir çözümü bulabileceğiniz Symbian yazılımlarının MeeGo sürümünü bulmayı beklemeyin. Bunun yanında birilerinin bu yazılımları zaman içinde kullanıcılara sağlayacağı sanrısına da kapılmayın.

 

Bumblebee! Kutu içeriğine bakabilir miyiz?

 

Özetle Nokia sunması gereken ürünü oldukça büyük bir gecikmeyle, bütün platformun da idam fermanını hazırladıktan sonra piyasa sürerek hayal kırıklığı yarattı. Diğer taraftan, N9’u ürün olarak tek başına düşünürseniz, kusur bulmak gerçekten zor. En nihayetinde her keseye göre (gerektiğinde de özgürleştirilebilen) Android işletim sistemli cihazlar varken Blackberry, Windows Mobile, Symbian veya MeeGo çalıştıran cihazları almayı düşünmeyecek büyük bir müşteri kitlesi, iOs varken de başka bir şeyi gözü görmeyen daha büyük bir tüketici grubu var.

Nokia, neden yapıyor bilmiyoruz ama, eski üretkenlik ve yenileşimciliğini kenara bırakıp giriş seviyesi ve orta seviyeye hitap edebilecek performanstaki ürünleri (N9’dan bahsetmiyorum) olması gerekenden pahalıya satıp üst seviye telefonlarla mücadele etme çabasını sürdürecekse, içinde bulunduğu sıkıntılı dönemden çıkmak için Windows Mobile ve Microsoft‘un yazılım geliştirme platformundan da medet ummamasını tavsiye ederim.

 

 

UEFI: Güvenlik ve özgürlük arasında

Perşembe, 2011.10.13

 

BIOS teknolojisi artık eskiyor. Daha kötüsü çağdaş sistemlerle yapabileceklerimiz için yetersiz kalmaya başladı bile. Bu işlerin başında ise işletim sistemi başlatılmadan evvel sisteme müdahale edilebilecek ve ince ayar çekilebilecek bir ortamın eksikliği var. Özetle, bu yakınlarda BIOS teknolojisi rafta tozlu bir yer edinmeye gidecek ve sebebi çok…

 

UEFI olaran adlandırılan nispeten yeni teknoloji otuz yıllık BIOS‘un yerini alacak diye yapılan hesaplarla ilgili bazı rahatsız edici gelişmeler mevcut. Bu gelişmeleri, sistemin mantığını ve BIOS’un tıkandığı noktaları anlattığım bir yazıyı Teknokedi.com geçtiğimiz günlerde yayınladı.

 

UEFI: Güvenlik ve Özgürlük Arasında
Teknokedi.com

SSD kullanırken bunlara dikkat

Pazar, 2011.08.14

 

Yakinen tanıyanlar veya diğer güncemi takip edenlerin bildiğini tahmin ettiğim bir şey var: Uzun zamandır sadece dizüstü bilgisayar kullanıyorum. Bunun birçok sebebi var ama temelde İnternet yayıncılığı günlerinden kalma bir alışkanlık olduğunu söylemeliyim. Olay yerinden makale yaz çiz derken her şeyi taşınabilir sistemime geçirip yola koyulmuş, masaüstü bilgisayarımın parçalarını da arkadaşlarıma çoktan dağıtmıştım.

 

Daito kullanımda

 

Önümüzdeki iki üç sene boyunca bana yeteceğini umduğum yeni bilgisayarımı da kendi kullanımıma uygun hâle getirmek için çeşitli çalışmalar yapmaya başlamıştım. Bu güncellemelerden bir tanesi 6 GB (4 ana karta çakılı +2 GB SODIMM) olarak gelen belleği 8 GB’a yükseltmekti. Sadece profesyonel uygulamalarla o kadar bellek adresleme ihtiyacı olanların, saplantılıların ve sanal makine çalıştıranların ihtiyaç duyacağı bir güncelleştirme olduğu konusunda haklısınız; ben son iki sınıfa da dahilim. Diğeri ise ayıp ve günah olarak adlandırılabilecek 5400 d/d hızda çalışan sabit diskin kurtarılıp 7200 d/d hızında dönen bir Seagate Momentus‘a terfi ettirilmesi işi vardı. Ama bazı sebeplerden çalışmadı.

 

Mutlu son ve sonrası

 

Kısa bir gecikmeden sonra gerçekleştirdiğim SSD güncellemesinin ardından her saplantılı teknoloji hastası gibi içime birkaç tane kurt düştü: Mesela TRIM desteği çalışıyor mu? Windows bu sürücünün bir katı depolama birimi olduğunu anlayabildi mi? Sürücünün sağlık bilgisini doğru biçimde görebilir miyim? Nasıl oluyor da oluyor? Bu bir rüya mı?

 

TRIM, SSD kullanımı sırasında üzerinde yazılı olan verinin silinmesi sırasında, hücrelerin donanım tarafından boşaltılarak yeniden yazılmaya hazır hale getirilmesiyle ilgili bir teknolojidir. Yeni nesil SSD’ler ve işletim sistemleri tarafından desteklenmektedir.

 

Tamam, son ikisini şimdilik geçiyorum; hezeyanımdan kaynaklanan durumlar… TRIM desteği aklıma takılan ilk şey oldu. İnternet üzerine yapılan araştırmalarda karşınıza çıkacak olan birçok yazıda TRIM desteğinin Windows 7‘de otomatik olarak çalıştığı, GNU/Linux altında güncel bir çekirdek sürümünüz varsa (2.6.x ve sonrasında) çatır çatır devreye girdiği veya Mac OS X’in bu teknolojiyi hoplaya zıplaya kullandığı gibi bilgiler sizi bir an rahatlatacaktır.

 

Bakılacak yerler

 

Windows altında TRIM konusunu kontrol etmenin iki ayağı var: Öncelikle Windows acaba bunun bir SSD olduğunu anladı mı sorusunu cevaplamanız gerekiyor. Bunu anlamak için Windows’un içinde gelen disk birleştirme aracına bakmanız yeterli. SSD’Lerin birleştirilmeye ihtiyacı olmaz.

 

 

Burada hemen olaya bir virgül koyup SSD’lerle ilgili en önemli kuralımızı yazıyoruz: SSD’lerde disk birleştirme işlemi yapmayın! Diyelim yaptınız “valla o kadar hızlı bitti ki, inanamadım!!1!” diye anlatıp kendinizi aptal durumuna düşürmeyin. Mekanik diskler gibi her dönüşte veri toplayan hareketli okuma kafası gibi bir kavram olmadığı için SSD teknolojisi “aman da aman dosyalar ne kadar da çok saçıldı?!?” diyerek yavaşlamaz. Bu işlem en fazla sınırlı olan okuma ve yazma ömrünü kısaltmaya yarar. Tabii sisteminizde mekanik diskler de varsa onlarda otomatik birleştirmenin açık olduğunu da göreceksiniz.

 

Başlat > Çalıştır > CMD (yönetici haklarıyla)

>fsutil behavior query disabledeletenotify

DisableDeleteNotify = 1 / TRIM Çalışmıyor
DisableDeleteNotify = 0 / TRIM Çalışıyor

 

Aslında bu komutun size 0 yanıtını döndürmesi sadece Windows’un TRIM ile ilgili komutları SSD olduğunu anladığı sürücüye gönderdiğini anlatıyor: Artık sürücünün yönetici yongası o komutla ne yapıyor ne yapmıyor, kısa araştırmam sonucunda öğrenmenin kullanışlı bir yolunu bulamadım.

 

Veriniz güvende, gerçekten

 

SSD kullanmaya başlayacak sağlıklı ve saplantılı insanların aklına gelen ilk soru elbette evvelki yıllarda oldukça kafa karıştırıcı olan ve rahatsız eden okuma yazma ömrü ne kadar olacak meselesiydi. Neyse ki bu sorunlar, en azından son kullanıcı tarafında, çoktan aşıldı. SSD’lerin, hobi olsun diye makineye sürekli gereksiz I/O yaptırmıyorsanız, teknolojisi eskiyen veya yıprandığı için performansı azalmaya başlayan mekanik disklerden daha uzun ömürlü olduklarını söyleyebilirim.

Olmaz olmaz, diyelim ki SSD ömrünü doldurdu, verilere ne olacak? Cevap basit: Eğer elektriksel bir arıza çıkmazsa verileriniz sürücüde durmaya devam edecek. Yani kocaman bir CD’niz olacak; üzerine veri yazmayacaksınız ama okumak konusunda bir sıkıntınız (büyük ihtimalle) olmayacak.

 

Serbest düşüş koruması mı? O da ne?

 

Paraya kıyıp ileri seviye bir dizüstü bilgisayar aldıysanız ve üzerinde mekanik sabit sürücüyle geliyorsa yerleşik bir ivmeölçer barındırması olağandır. Bu ivmeölçerin görevi Wii Remote gibi makinenizi sallayıp oyun oynamanızı sağlamak değil (ona bi de jiroskop eklesek aslında var ya, oof of, öhm pardon) bilgisayar olur da elinizden kayar giderse sabit diski uyararak fiziksel hasarı engellemek. Sabit diskin okuma yazma kafaları bu sinyalle park konumuna çekilir ve disk yüzeyi veya kafalarda hasar oluşması engellenir. SSD’de kafaları geçtim, meraktan içini açıp geri kapatırken tam sıkmayı unutabileceğiniz vidalar hariç hareketli hiçbir parça yok.

 

Açıkçası ivmeölçer sistemi açık kaldığında SSD’ye giden topla kendini kardeşim! mesajına sen benimle kafa mı buluyorsun? cevabını mı veriyor yoksa sürücüyü bir süre boyunca okuma ve yazma işleminden alıkoyuyor mu emin değilim.  Siz yine de devre dışı bırakın. Sen ne yaptın derseniz… Makinemin bir üst modelinde SSD olduğu için yönetim yazılımı SSD’yi anladığı gibi ivmeölçeri devre dışı bıraktı. Mutlu hüzün veya hüzünlü mutluluk, karar veremedim.

 

 

Ne kadar ömrü kaldı?

 

SSD’lerin ömrüyle ilgili veri bildiğiniz SMART verisinde gizli. Fakat üreticilerin kendi sürücüleri için sunduğu yazılımlar haricinde denediğim hiçbir yazılım her şeyi düzgün olarak göstermedi. Her şeyden kastım, genel SMART verisi, sağlık durumu, sürücüye ne kadar veri yazıldığı ve sürücüden ne kadar veri okunduğu.

 

 

Önemli üreticilerden OCZ, Toolbox adı altında, sadece kendi sürücüleriyle çalışan bir yazılım sunuyor. Bu yazılımla firmware güncellemesi de yapabiliyorsunuz. Intel’in SSD Tools isimli yazılımı biraz daha esnek. Her türlü SSD üzerinde çalışan iki özelliği var (sağlık bilgisi ve sürücü nitelikleri).  Intel’e saygım sonsuz velâkin her tarafını şifrelediğim (dolayısıyla en az kendisi kadar yazdığım) disk için komik okuma yazma değerleri göstermesi benim açımdan çok parlak olmadı. Dolayısıyla bu konuda üretici bir yazılım sağlamıyorsa okuma yazma değerleri konusunda güvenebileceğiniz kaynağı sizin bulmanız gerekiyor fakat SMART verisinde disk ben taş gibiyim (rock solid, oh yeah!) diyorsa doğrudur. O kısmına güvenebilirsiniz.

 

 

 

 

Nokia C7’yle deneyimler

Çarşamba, 2011.06.01

 

Nokia’nın yeni ama hâlihazırda pabucu dama atılmış Symbian işletim sistemini kullanan telefonları bir bir kendisini gösteriyor. Elime Nokia’nın halkla ilişkiler ajansı tarafından ulaştırılan C7 modeliyle ilgili atıp tutarken aklınızın bir köşesinde kalmasını istediğim tek şey seneye ortalıkta Symbian adlı bir şey kalmadığında bu telefonların “Nokia’da böyle bir şeyler yapardı zamanında” demek için kullanabileceğimiz son dayanak noktaları olduğu.

 

 

Nokia C7 ile ilgili uzun uzun inceleme yazmayacağım (buraya tıklayıp teknik ayrıntılara ulaşabilirsiniz). Açıkçası Nokia’nın son modelleri arasında (E7, C7 vb) pek fark yok, arayüz hep aynı (haliyle) ve fark sadece biçim ve temel donanımsal özelliklerde ortaya çıkıyor. C7 modeli, bar tipi, dokunmatik ekranlı bir model. Etrafındaki tuşlar ses açma kapama ve tuş kilidi işlevi görüyorlar. Dokunmatik ekranın altında ise bir akıllı telefon klasiği olarak cevapla, çağrı sonlandır ve menü tuşu var.

 

Eskiyi unutun

 

Kullanım genel olarak kolay ama elinizle, daha eski bir telefondan geçiş yaparsanız, her tarafını muhteşem derecede algılayan kapasitif ekrana alışırken sürekli başka şeylere basmanız işten değil. Kullandığım 5800 ne kadar kötüymüş, bu telefon ne kadar iyiymiş diye bir süre sayıkladığımı hatırlıyorum. Ama AMOLED ekran fazlaca parlak olan renk üretimi ve titrek görünen aydınlatması nedeniyle biraz garip gelebilir. Alışması uzun sürüyor.

 

 

Tamam, flaşlı 8 MP kameraya lafım yok ama yanında 24 MP tam çerçeve SLR fotoğraf makinesi taşıyan birisi olduğumdan bu özelliği pek az kullandım (arada kroyum ama para bende mesajını da verdim sanırım, öhm neyse). Çözünürlük iyi velâkin telefon kameralarının genel sorunu olan renk kırılmalarını yaşıyorsunuz. Kameranın iki yanındaki hoparlörler de  başarılı. Ne kadar iyi derseniz, Nokia’nın birçok yeni modelinde olduğu gibi çevrenizdekileri net bir müzik yayınıyla rahatsız edebileceğiniz kadar.

 

 

Yeni telefonlarla ilgili olarak en sevdiğim kısım sanırım üzerlerindeki Micro USB yuvasının aynı zamanda şarj olmalarını sağlaması. Dolayısıyla bir kablo ve USB çıkışı olup da çalışan bir elektronik aygıt olması bu telefonu şarj etmeniz için yeterli. Tabii Micro USB özgür bir standart değil, o nedenle standart USB bağlantıları kadar kolay bulunur kablolara sahip değil. Olsun, artı puan artı puandır.

 

 

Depolama alanı seçeneği en beğendiğim kısım oldu diyebilirim. İşletim sisteminin çalıştığı küçük bir alan (C: diyelim, Windows alışkanlıkları) haricinde 8 GB yerleşik depolama alanı sunan C7’ye bir de (pili çıkartmanız gerekse de) microSD bellek kartı takabiliyorsunuz. Teorik olarak 40 GB’a kadar yolunuz var.

 

Kısaca…


Nokia’nın onu ilk tanıdığımız halindeki son demlerinde bir telefon arıyorsanız (o kadar duygusalsanız) veya Symbian tamamen ortadan kaybolmadan efsaneyi çalıştıran son ürünlerden birisini arıyorsanız Nokia C7 iyi bir telefon. Barındırdığı çoklu ortam özelliklerine çok methiye düzmeyeceğim; ama işlem gücü haricinde zaten sekiz sene önce de bu denli iyi ürünleri vardı. Yalnız dikkat edin, metal yüzey elden çok feci kayıyor; elinizde az önce bütün biçimde duran telefonun parçalarını yerden toplamanız hoş olmaz.

 

 

HP DeskJet Ink Advantage 2060 incelemesi

Salı, 2011.04.12

Mürekkep püskürtmeli yazıcılar düşük ilk maliyet ve sonrasında süründüren kartuş masrafıyla kötü bir üne sahipler. Sadece birkaç sayfa yazmak için bu kadar külfete katlanmak istemiyorsanız HP DeskJet Ink Advantage 2060 ürününe bir göz atın derim.

 

Mürekkep püskürtmeli yazıcıları çekici yapan şey elbette baskı kalitelerine nazaran ilk maliyetlerinin düşük olmasından başka bir şey değil. Özellikle de ilerleyen teknoloji sayesinde çok ince ayrıntıları ve tonlamaları en niteliksiz kağıt üzerinde bile muhteşem düzeyde yapabiliyorlar. Tabii bu işin sonraki maliyeti kartuş masrafıyla birlikte artıyor zira esas baskı teknolojisini barındıran ve yazma işini mürekkebi kağıda damla damla püskürtmekte olan parça kartuşlar.

Kartuşların sarf malzemesi olarak alındığında fiyatlarının sıfır yazıcıya denk geldiği zamanları da gayet iyi bilenler olacaktır. Açıkçası bu maliyet hâlâ yüksek sayılır, fakat herkesin muhteşem fotoğraflar bastırmak için yazıcı almadığını anlayan birileri de var. HP’nin ekonomik yazıcılarından DeskJet Ink Advantage 2060‘ı yaklaşık on gün boyunca kullandım. Ürün giriş seviyesi bir mürekkep püskürtmeli yazıcı ve aynı zamanda üzerindeki tarayıcıyla birlikte tarama ve bilgisayara bağlı olmadan fotokopi çekme özelliklerini sunuyor.

 

 

Yazma ve tarama yeteneği

Bu ürünün ~120 liralık fiyatına ve birazdan söyleyeceğim kartuş maliyetine göre değerlendirilmesi taraftarıyım. Elbette etrafta bulabileceğiniz en iyi veya en hızlı yazıcı bu değil. Sayfanın niteliğine göre 5-8 saniyede alınan baskılarda  ve daha uzun süren (20 civarı) renkli baskılarda kalite kabul edilebilir düzeyde. Renksiz baskıda gradyen tonlamalar lazer yazıcılara göre daha yumuşak, ama bu yumuşak geçiş siyaha yaklaştıkça (haliyle) yoldan çıkabiliyor.

 

Testlerden biri sırasında burada görebileceğiniz görüntünün yüksek çözünürlüklü olanını kullandım. Aşağıdaki tabloda en alttaki gri tonlamada 9 ve 10 arasındaki fark varsayılan baskı kalitesinde bile (az buçuk, zaten fark pek az) anlaşılabiliyor. Aynı görüntüyü bastırdıktan sonra fotokopiyle çoğalttığımda ise elbette araya giren analog dönüştürme işleminin izlerini gördüm. Standart bir fotokopi makinesinde de görebileceğiniz tarama doğrultusunda oluşan gradyenler buna bir örnek. Günü kurtarır mı? Elbette.

DeskJet 2060‘ın tarama yeteneği kısıtlı da olsa arşivleyeceğiniz belgeler ve OCR işlemleri için yeterli niteliği tutturmakta sorun yaşamadım. En nihayetinde ilk etapta fotokopi işlevi için eklenmiş bir tarayıcı hakkında konuşuyoruz. Muhteşem  renk üretimi veya film/dia tarama işlevlerini beklemeyin. Ev ve ofiste gündelik işleriniz için yeterli olacak bir tarayıcı olduğunu söyleyebilirim; ama makul hızlarda baskı almak istiyorsanız lazer yazıcı veya fotokopi makinesi kalitesini beklemeyin.

 

Kartuş sudan ucuz

 

Gelelim ürünün güçlü yanına: Kartuş ve maliyetler. Üründe (aşağıda Bumblebee ile poz vermiş şekilde görebileceğiniz) iki adet kartuş var. Bunlardan birisi siyah (CMYK sistemindeki K) diğeri ise CMY bir arada (renklerin geri kalanı). Kartuşların her biri 20 liranın altında fiyatlara satılıyor. Yazıyı yazarken baktığımda internet üzerinden kartuşların 9,12 USD + KDV fiyatla (CMY ve K) temin edilebildiğini gördüm. Ürünle gelen kartuşlar tam dolu olarak kutudan çıkıyor ve standart siyah metin basmanın sayfa başı maliyeti kâğıt ve elektrik hariç 4 kuruş civarında hesaplanıyor (bir kartuşla 400 sayfanın üzerinde metin basıldığı söyleniyor, bunu denemedim).

 

 

Sonuç

 

Amiyane tabirle almayanı dövüyorlar ayarında bir fiyatla ve baskı maliyetiyle gelen HP DeskJet Ink Advantage 2060, ev ve iş kullanımında temel ihtiyaçlara maliyetsiz ve basit çözümler arayan kullanıcılar için uygun bir çözüm.

 

Bilgisayarlar nelere dayanıyor, haberiniz yok!

Perşembe, 2011.03.24

Bugün Lenovo’dan dizüstü bilgisayarlarıyla ilgili bir bülten geldi. Bilgisayarların ne kadar dayanıklı olduğunu anlatan bu bültende birkaç eksik var.

Lenovo tarafından yapılan açıklamada CES  2011 kapsamında fuar ziyaretçilerinin gözü önünde ThinkPad serisi dizüstü bilgisayarlara yapılan işkence testlerinden bahsedilmiş. Bu testler arasında kapağın 30.000 defa açılıp kapanması, bilgisayarın üzerine 40 kg ağırlık koyulması ve su altında bekletilmesi var. Ayrıca biliyoruz ki, bu testlerden en sevileni, aşağıda gördüğünüz sahnede gerçekleşen, sütlü kahve ile yapılanı. Tabii ziyan olan kahveye üzülmek yerine hayatta kalan bilgisayara seviniyoruz.

Tabii Lenovo eksik yazmış: Dayanıklılık konusunda birçok rakibini kolayca saf dışı bırakabilecek, Sony’nin en tepe serisinden bir ürünü bile bir buçuk senede, tamamen doğal yöntemlerle, herhangi bir düşme veya çarpmaya maruz kalmadan veya içine bir şeyler dökmeden haşat etmeyi başarmış birisi olarak bir seneyi aşkındır oyun makinesi olarak kullandığım IdeaPad Y550‘nin hâlâ hayatta olduğu söylense daha da etkileyici olabilirdi.

 

Eh, en nihayetinde bu testler bilgisayarın önlem alınmış özelliklerini sınıyor, benim durumumda ise gerçek dünya testi söz konusu. 🙂 Tabii bu işin esprisi. Özellikle evvelki bilgisayarımla yaşadığım sorunlardan (ekranın bir yılda üç kere gitmesi, doğru düzgün tamir edilememesi) sonra, Lenovo ürünleri tam bir ilaç durumunda.

 

 

Yazıyı okurken bu sayfadaki açıklamaları dikkate alınız!

 

Tablet kime gerekir?

Perşembe, 2011.03.24

Herkesin tartıştığı, Apple bağnazlarının daha da alevlendirdiği tablet meselesine pek fazla gözardı edilen tarafından bakmak lazım: Gereklilik.

Steve Jobs’un iş konusundaki dehasını küçümseyecek değilim. Kendi kurduğu şirketten kovulan, sonrasında (arada) Pixar ve Next’i kurup tekrar koltuğuna döndüğü gibi iPod çılgınlığını başlatan Jobs’un her sözü bir pazarlama dersi gibi dinlenmelidir. Elbette iPad ve iPad 2 tanıtımlarında yaptığı konuşmalar da oldukça ikna ediciydi; hepimizin bir tablete (hatta sadece iPad’e) ihtiyacı var!

Özellik kadar sunum da önemlidir

Teknik üstünlük her zaman ürünü sattırmaz. Öyle olsa OS/2 ölmez, tek kullanıcı dostu *nix sistem MacOS olmaz (evet GNU/Linux kullanan birisiyim ama maalesef farklı farklı derlemeleri de olsa hâlâ MacOS’a biraz uzak) papatyalar solmaz… falan filan. Pazarlama da burada devreye giriyor aslında. iyi ürünü en iyi yapan şey bu küçük dokunuş. Apple ürünleri de, her ne kadar benim gözümde satıcısı sahibi olarak kalsa da, çok başarılı. Bu katma değer?!? ve Steve Jobs’un ürünlerine yıllardır yansıyan ikna kabiliyeti bir araya gelince herkes “bir tablet de ben alacağım” derdine düştü.

 

 

Üretim ve tüketim yaklaşımı

Tabletler, veriye erişim sırasında kullanılmak için üretilmiş şeyler. telefonun ekranını siz görebilirsiniz ama birkaç kişi belirli bir şeyi izlemek, değerlendirmek veya tartışmak istediğinde bir cep telefonuyla yapabileceğiniz şeyler sınırlı. Oyun oynamak, bilgiye erişmek, kısa mesajlar göndermek için tablet, yanında kocaman bir bilgisayar taşımak istemeyenler için biçilmiş kaftan. Yani bilgi üretmek değil tüketmek (erişmek de diyebiliriz, daha kibar) için herhalde tabletten daha iyisi yok. Tamam pil ömürleri elektronik kitap okuyucular kadar değil ama en nihayetinde renkli, büyük, şık ve çekici olduklarını söyleyebiliriz.

Veri üreten insanlar için ise insan arayüz aygıtlarına sahip olmamaları ve bağlanabilirlik seçeneklerinin kısıtlanması nedeniyle  tabletler pek fazla işe yaramayabilir. Eminim dokunmatik klavyeyle birkaç bin vuruşluk kısa bir makale bile yazmak istemezsiniz. Harici klavye ve işaretçi (fare ve benzeri şeyler) çözümleri elbette var ama yanınıza eklediğiniz yükten sonra hafif dizüstü bilgisayarlar ve tablet arasındaki yük farkını kapanacağı için bu noktada mantığı sorgulamak gerektiği kanısındayım.

Kendi adıma, geldiğim şu noktada, ne yapacağım ben tableti diyorum. Belki bir gün işime yararlar, kim bilir.

 

 

Lenovo IdeaPad Y550 ile dokuz ay

Pazartesi, 2010.10.11

IBM’den Lenovo’ya geçiş sürecinde insanların algısı “Bu Lenovo da ne ki?” sorusuna takılmış kalmış olabilir ama bu kadar uzun süre bana sorunsuz biçimde dayanabilen bir ürün sunabilen üreticinin kendisini kanıtladığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Dokuz ayı aşkın süredir kullandığım Lenovo IdeaPad Y550 hakkındaki yorumlarım burada.

Hafiften sürdürüyor da olsam muhabirlik hayatımın bitişi ve güncecilik hayatımın başlayışında beni tekrar selamlayan Lenovo tarafından tedarik edilen bir dizüstü bilgisayarı gündelik olarak kullandığım biliniyor. Kullanmaya başlayalı dokuz ay olan Lenovo IdeaPad Y550 model dizüstü bilgisayara genellikle oyun amaçlı kullanmaya başlamam sebebiyle Dragunov ismini vermiştim.

Ucuz ve iyi bir işlemci olarak geçen senenin 2000 TL
civarında satılan bilgisayarlarını süsleyen P8700

Bir yıl içinde üç defa LCD panelinin aydınlatma sistemi bozulan Geisteskontakt sebebiyle tek bilgisayarım haline gelen Dragunov beni aylardır takılmadan götürüyor.

Teknik Özellikler

Intel Core 2 Duo P8700 işlemci
Nvidia GeForce GT 240 M ekran kartı
2×2 GB DDR3 1066 MHz bellek
500 GB SATA sabit disk
15,6 inç 1366×768 ekran
Adaptörle ~ 3 kg ağırlık
802.11 n kablosuz ağ
Bluetooth 2.1+EDR
Gigabit LAN
Birkaç defa kullandığım DVD yazabilen optik sürücü
Windows 7 Home Premium Türkçe 64 bit


Hiç kullanamadığım PhysX, CUDA ve DC 4.1 destekleri…

Katılamayan yazılım değerleri

İç bileşenler anlamında Intel, Nvidia ve AMD gibi genel tedarikçilere göbekten bağlı olan üreticilerin ürünlerine katma değer sağlamak amacıyla yaptığı birçok eğlenceli uygulama var. Açıkçası bu tür uygulamalar sadece sistemi ağırlaştırmaya yarıyor. Lenovo IdeaPad Y550 ile gelen bu uygulamalardan sadece VeriFace isimli, kameraya “klark çekince” giriş yapmamı sağlayan yazılımı kullanıyorum. Onu da şifreleme için kullandığımı söyleyemem. TPM ve parmak izi okuyucu olsa feci sevinirdim fakat Lenovo bu tür özellikleri sadece iş kullanıcılarına yönelik Thinkpad serisinde sunuyor.


Hiç basmadığım o tuş.

IdeaPad Y550 üzerinde birkaç özel işlev tuşu da mevcut fakat yedekleme ve kurtarma için olanı hayatım boyunca kullanmayacağım sanırım. Ayrıca Desktop Navigator yazılımı ve kendisi için ayrılan denetim tuşları da çok gereksiz olmuş (dost acı söyler). Elbette 2+1 ses sistemini yönettiğiniz Dolby Theater tuşu Windows altında gerekli arayüzü etkinleştirdiği için ara sıra kullanılıyor. Hoparlörler gördüğüm en iyisi değil ve duyduğum en müthiş sesi vermiyor ama eğlence bilgisayarı iddiasının altını yeteri kadar dolduruyor diyebiliriz. Güç düğmesinin yanındaki “sistem kurtar” tuşu ben temiz kurulum yaptığım için hiçbir işe yaramıyor.

İç ve dış güzelliği

Dayanıklılık anlamında, ekranın menteşelerinin biraz gevşemiş olması ve klavyenin ile çevre bağlantıların biraz tozlanmak haricinde hiçbir kusuru olmaması sevindirici. Koyu renkli de olsa parlak dış yüzeyde leke ve çizik görülebilir. Klavye ve çevresinin beyaz olması kiri çok gösteriyor fakat bununla yaşayabilirsiniz.

Artık Lenovo’da kıdemli kimi bulduysan söylediğim “CTRL tuşunu ne olur en sol en alt tuş yapın” cümlesi henüz yeni modellerde de gerçekleşmemiş olsa da basit (ve modele göre pek de resmî olmayabilen) bir BIOS güncellemesi ile küçük ama yerli yerinde bir CTRL ile olması gerekenden iri ama haddini bilen bir FN tuşuna sahip olabiliyorsunuz.

Fn ve CTRL tuşlarının kullanım sıklığı. Bir ay önce tamamen kırmızıya boyanan iki tuştan şu an CTRL görevi gören Fn tuşu tamamen temiz, Fn görevine atanan CTRL ise hâlâ kırmızı.

Bu konuda daha fazla ağlamayacağım ama Türkçe Q (bunu derken bile utanıyorum, Türkçe klavye F’dir; ayrıca onun adı eF değil Fe) en mükemmel klavye dizilimlerini sunan üreticilerden birisi olan Acer’ın bile (diğerlerinden bir tanesi de Sony’dir) Uzak Doğu için üretilmiş bir modelinde FN tuşunu sol altta görünce bunun başka mesele olduğunu düşünmeye başladım. Öhm, neyse delirtmeyin beni.

Fiziksel dayanıklılık yanında içerideki bileşenlerin de zor şartlar altında ayakta kalabilmesi önemli bir etken. Şimdiye kadar aldığım mavi ekranların bir tanesini aşırı yüklenen sanal makinelerin bellek hatası üretmesi, diğerini ise saatlerce süren oyun seansı ve art alan yazılımlarının ürettiği bir arıza sonrası almış olmam donanımsal anlamda yüksek bir kalitenin sunulduğunu gösteriyor. Bana bu kadar dayandıysa…


Ekran kartının artık güncel oyunlarda (Battlefield: Bad Company 2 diyelim) yetersiz kalması sebebiyle denediğim hız aşırtma işleminde bile saatlerce erimeden çalışması benzer yapıyı paylaşan Ideapad Y serisinin genel olarak verimli ve dayanıklı bir soğutma sunduğunu gösteriyor. Tabii performansı bu şekilde köklediğinizde sessiz durduğunu düşünmeyin, yapması gerektiği kadar gürültü yapıyor.

Port yerleşimlerinin bazıları akıllıca velâkin İKİ TANE USB YUVASININ NEDEN YAN YANA SAĞ ELİN ALTINA YERLEŞTİRİLDİĞİNİ ANLAMAK ÇOK GÜÇ! Optik sürücü öne alınsa ve o yuvalar yan yana dursa bile arkaya doğru konumlandırılsa çok daha iyi olurmuş. Şimdi bol keseden atıyorsun, bekâra karı boşamak kolay diyenler çıkabilir; fakat ürünün içinin gayet ferah olduğunu ve yapanın nasıl yaptığını az çok bilen birisi olarak mümkün diyorsam mümkündür. 🙂

Sonuç olarak…

Lenovo IdeaPad Y serisi genel olarak olumlu bir izlenim bırakıyor. Kırpılmış özellikler için genellikle IdeaPad Z serisi konumlandırılmış olsa da bu cicili bicili ama kullanışsız özellikler yanında donanımsal yeterliliğin de azaltılması anlamına geldiği için Lenovo’nun IdeaPad Y serisi üzerinde verdiği paranın hakkını söke söke alan kullanıcılar için biraz tadilat yapması şart.

Oyun ve ağır yük için iş altına rahatça yatacak ve buna uzun süre dayanabilecek bir ürün serisi olduğunu bana kanıtlamış durumda. Şu sıralarda Intel’in bir Core i7 işlemcisini taşıyan bir üst model IdeaPad Y650 daha yüksek oyun ve iş performansı sunuyor. Hırpalanmasın diye çok da nazik kullanmanız gerekenmeyen bir oyun ve eğlence bilgisyarı arıyorsanız bakmadan geçmeyin.